İnsan İlişkilerinin Sosyolojik Yozlaşması Üzerine Kişisel Bir Yüzleşme
Kendimi bazen bir akvaryumun içindeymiş gibi hissediyorum. Camın diğer tarafında insanlar konuşuyor, gülüyor, birbirlerine dokunuyor, ama sesleri boğuk, görüntüleri bulanık. Dışarıdan bakıldığında içindeymişim gibi duruyorum, ama aslında değilim. Ya da belki onlar içeride, ben dışarıdayım. Bilmiyorum.
mostbetİnsan ilişkileri üzerine düşündüğümde aklıma ilk gelen şey, artık gerçek temasın bir lüks haline geldiği. El sıkışmalar yerini emoji’lere, göz göze gelmeler filtreli selfielere bıraktı. Sanki duygularımız da, kimliklerimiz gibi “hikaye” oldu: 24 saatlik, geçici ve bir sonraki dikkat dağıtıcıya kadar unutulacak kadar kısa ömürlü. Zygmunt Bauman’ın deyimiyle, “İlişkilerimiz de artık akışkan.” Kalıcılığı değil, hızla tüketip bir sonrakine geçmeyi önemsiyoruz.
İletişimin bu kadar çoğalmasına rağmen, anlaşılamamanın eşiğindeyiz. Birbirimizi “duymuyor”, sadece “yanıtlıyoruz.” Jean Baudrillard’ın dediği gibi, “Gerçeklik artık simülasyonun gölgesinde.” İnsanlar artık birbirlerini değil, birbirlerinin temsil ettiği kimlikleri seviyor ya da nefret ediyor. Algılarımız, bireyin kendisinden çok onun dijital izlerine odaklı.
Kendimi ilişkiler içinde, ama bir o kadar da yalnız hissediyorum. Kimse kimseyi tam olarak tanımak istemiyor. Belki de tanımak, sorumluluk almak demek olduğu için. “Başkası cehennemdir” diyen Sartre’ı ilk okuduğumda katılamamıştım. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de cehennem dediği, gerçek bir ilişki kuramamanın verdiği boğucu yalnızlıktı. Çünkü bizler, görünüşte sosyal ama özünde yalıtılmış varlıklarız artık.
İnsan ilişkileri sosyolojik anlamda da farklılaştı. Bir zamanlar mahalle kültürünün sıcaklığına sığınırken, şimdi apartmanlarımızda birbirimizin isimlerini bilmeden yaşıyoruz. Emile Durkheim’in “anomi” kavramı aklıma geliyor: Toplumun birey üzerinde yönlendirici etkisinin kaybolduğu, normların silikleştiği bir durum. İşte biz de tam oradayız. Normsuzluğun içinde savrulan, duygusal olarak başıboş kalmış bir toplum.
Bir dostumla kahve içerken sustuğumuzda, o sessizlik artık bir yakınlık değil, bir rahatsızlık yaratıyor. Konuşmak zorunda hissediyoruz, çünkü sessizlik bağ kurmak değil, bir şeylerin eksikliği gibi algılanıyor. Oysa eskiden, dostlar sessizlikte de anlaşırdı. Ne oldu bize?
Belki de en çok, kendimizi insan ilişkileri üzerinden tanımlamaktan vazgeçtiğimiz anda koptuk birbirimizden. Çünkü ben kim olduğumu ancak bir başkasının aynasında görerek anlayabiliyordum. Ama şimdi herkes kendi ekranına kilitli. Aynalarımız ekran oldu; yansımalarımız ise sadece benliğimizin manipüle edilmiş halleri.
Sonunda şunu fark ettim: İnsan ilişkileri yozlaşmadı sadece, biz de onlarla birlikte dönüşüme uğradık. Ve belki de en ürkütücü olanı şu: Bu dönüşümü fark ettiğimizde bile hiçbir şey yapamıyor oluşumuz.

