Site icon Teketek Haber

ÇELİK DURAN’IN AĞIDI (GÜLGIZ GÜVEN)

Elbistan’ın Maraba (Çatova) köyünden Ali ve Emik çiftinin en küçük çocuğudur, Duran. Diğer ikisi Gülgız’la Selver’dir. Duran’ın babası vefat etmiş, iki kız kardeşi ve annesiyle şu koca dünyada kalakalmışlardır. Duran yetişip eli iş tutan, tuttuğunu koparan, bir o kadar da atik ve çevik bir köy yiğidi olur. Atiklik, çeviklik ve iş tutuşundaki kıvraklığından dolayı köylüler onu “Çelik” lakabıyla anar olmuşlardır. Çelik DURAN ailesi garip-guraba, fakir-fukara bir hayat geçirmekte iken, yıl dolanır 1932’ye gelir. Aynı köyden Selim (AKSOY) adında oldukça varlıklı biri vardır. Babası Hamo Emmi Maraba köyünde ilk hacca gidenlerden birisidir. Selim’in zenginliği, dost düşman herkesin gözünü kamaştırmaktadır. O yıllar, eşkıyaların altın dönemini yaşadığı; devletin, vergisini aldığı vatandaşın can güvenliğini tam manasıyla sağlayamadığı, cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bir gün yine akşam olmuş, dışarı kararmış, evli evine gitmişti. Eli silahlı, yüreği nasırlı on beş, yirmi arasında bir insan kalabalığı, köyün doğu tarafından Selim’in bahçesine girerler. Selim’in evine yaklaşan niyeti bozuk bu eşkıya grubunun bir kısmı bahçenin çeşitli yerlerine gizlenirken beş tanesi eve doğru yürür. Evin kapısı gelenlere açılır. İkisi dışarıda nöbete kalırken, üçü buyur edilmeyi beklemeden içeri girer. Selim Ağa iki çocuğuyla oturmaktadır. Gelenlerin niyetlerinin iyi olmadığı her hallerinden bellidir. Kaba ve gür bir ses Selim Ağa’yı tehdit etmekte: “Senin teneke (on altı kilo alan, bir buçuk silmeye tekabül eden bir ölçü birimi) dolusu altının varmış. Onları almaya geldik.” demektedir. Selim Ağa: “Kim demiş?” derken iki eşkıya Selim Ağa’nın iki oğlunu -Şıh Ali Ahmet ile Hacı Mustafa- yatırarak boğazlarına bıçağı çoktan dayamışlardır. İçerde bunlar olurken, Selim’in komşusu, Deli Gücük lakabıyla anılan Mevlüt TONTUŞ, bir sebeple dışarı çıktığı bir sırada Selim’in evinin eşkıyalar tarafından sarıldığını fark eder. Kendini gizleyerek hemen oradan uzaklaşır ve köyün ilerisine vararak önünün yettiğince: “Komşularrrr! Selim’in evini eşkıya basmış!” diyerek köylülere car eder. Bu sesi duyan Dokuz Kanar lakaplı Hasan Hüseyin ÖZER mavzerini kaparak havaya ateş açar. Silah sesini duyan pusudaki eşkıyalarda köyün üzerine ateş etmeye başlarlar. Selim Ağa’nın yanında bulunan eşkıyalar da, kimin kime ateş ettiğini bilmedikleri için Selim’i soymaktan vazgeçerek dışarı çıkarlar. Bütün bunlar olurken, evinde oturan ve hiçbir şeyden haberi olmayan Çelik DURAN da dışarı çıkarak sesinin yettiğince: “Tutun haaa! Diye bağırmaya başlar. Ancak, Selim’in evinden çıkan eşkıyaların tam karşısında olduğunun farkında değildir. Çelik DURAN’ın bağırdığını duyan eşkıyalardan biri ona bir el ateş eder. Sol kulağına değen kurşun sağ kulağından çıkar. DURAN al kanlar içinde oracığa yığılır. Panik içinde köyü ter eden eşkıyalar, arkada yüreği yanan bir ana ile ömür boyu kardeşlerini akıllarından çıkaramayarak yanıp tütecek iki bacı bırakmışlardır. Bu yaşanmış hikâyeyi anlatan ve olayın olduğu tarihte üç yaşında olan Yahya (Çavuş) ÇELİK (1929) sözlerini şöyle tamamladı: “Aklım o tarihte tam yetmese de bazı şeyleri net hatırlıyorum. Çelik DURAN’ı köyün imamı olan babam Haydar Hoca, Ali Baba’nın avlusunda teneşirin üstünde yarasını sıvazlayarak yıkıyor, anası Emik de teneşirden akan kanlı suyu avuçlayarak içiyordu. Çocukluk dönemimde köy odalarında sohbetler edilir, arada Çelik DURAN’ın bu hadisede de anlatılırdı. Bu yüzden olay bende tazeliğini korumuştur.” Çelik Duran’ın bacısı Gülgız GÜVEN (1902-1986) bu iç parçalayan hadiseye kırk altı kıtalık bir ağıt yakar. Bakalım ne demiş, nasıl demiş: Gül ağacı boğum boğum Gül yaprağın döktü bugün Kardeşe intizar eden Muradına yetti bugün Kapıya kazan kuruldu Arıktan suyun duruldu Selim’i eşkıya basmış İçinde kardeş vuruldu Bir ay doğuyor yüceden Tütünün çıkmaz bacadan Gönüllenme kardeş bize Düğünün tuttuk geceden Kapımızın önü bayır Kurşun gelir sayır sayır Ne kayıtsız benim kardeş Yatmış yol üstünde uyur Gününü saydım gününü Geceden duydum ününü Kardeş bacıya mı küser Yumadım kanlı donunu Bilirim sırrını demem Kanlı gömleğini yumam Bu kurşundan adam mı ölür Bende sana kardeş demem Düştüğün yer yol mu idi Mor kâkülün tel mi idi Kardeş küstün söylemedin Yoksa bacın el mi idi Yanmıyor büyük odalar Bacına gelsin gadalar Bakmam ellerin beyine Kör olsun kardeş gözlerim Kardeş kâkülün saklarım Yel değdikçe efiliyor Eller de kardeş dedikçe Dertli bacın ofuluyor Gülümüze gar bir değdi Vurdu dallarını eğdi Başımıza iş düşünce Bize kardeş gerek idi Çardaktan yerin kaldırdım Kâkülünden tel aldırdım Ne olduğun bilemedim Kara-kuşlara çaldırdım Gül ağacın taşlamışlar Gülü tasa ıslamışlar Kardeş bizim değil imiş Eşkıyaya beslemişler Gül ağacı budak budak Beyaz olmuş kiraz dudak Kardeş de benim olursa Kızlarım eyledim adak Bana verin yağlığını Ben isterim sağlığını Biz kardeşe düğün tuttuk Dayım almış beyliğini Firaktan gönlüm firakta Acısı çıkmaz yürekten Kardeş canın sağ olaydı Doktor getirim Frenk’ten Esvabın atın salona Bakın kardeşin halına Kardeş de hasret gidiyor Başı tozaklı geline Bir su akar çağlayarak Gelir kâkül yağlayarak Benim kardeş bey durmadı İnce belin ığrayarak Yaşa anam oğlu yaşa Bak başıma gelen işe Mektup mu salayım bacım Muratsız giden kardeşe Kara şalvar tırnağında Gümüş yüzük parmağında Kardeşe don diktirdiler Orucun giden ayında Turnam havada süzüldü Gönlüm içinden üzüldü Bana dertsiz demesinler Kardeşim evi bozuldu Mezarının üstü otlu Evelden yüreğim dertli Biz kardeşe düğün tuttuk Hükümetten biner atlı Kardeş gelir basa basa Ben ağlarım kese kese Ne bahtımız kara imiş Yılda yılda geldik yasa Duran kardeş pek akıllı İsmail deste kâküllü Birisi bizim olursa Gene bu ölüm şükürlü Şu karşıki karlı dağlar Mor çiçeğin ağ m’olacak Kurban olam nazlı kardeş Dertli bacın sağ m’olacak Değende domdomu fişek Harman yeri olmuş düşek Kıyman eşkıyalar kıyman Kardeş daha tuful uşak Tel bıyığı terlememiş Kardeş küçük evlenmemiş Yola düşüp can verirken Çift bacısı çerlememiş Bedel bedel ben yüzünde Kara şalvarı dizinde Kardeş evlenmeyin demiş Gönlü Ceko’nun kızında Felek soldurdu gülünü Unutmam şirin dilini Buna canım dayanmıyor Kurşunlar bölmüş dilini Yaz gelir erir günedi Kuşlar tüneğe tünedi Gâvur imiş vuran düşman Kardeş biricik demedi Kapımızda binek taşı Yandı yüreğimin başı Kardeş seni vuranlarda Dini ayrı gâvurun eşi Mezarına giden yok mu Yoldaş olup gideceğim Kardeş evin bozuluyor Ben de minnet edeceğim Bir su akar bulanarak Bizim damı dolanarak Kardeş düşman can veriyor Ala kana belenerek Elime aldım değneği Azgın yaranın oynağı Anam sandıkta saklıyor Kardeşin kanlı göyneği Kaşın kara gözün ela Bülbül konar daldan dala Kimler dedi ola kardeş Muradın koynunda kala Evvelden gördüm düşünü Öldüm düşünü düşünü Buna canım dayanmıyor Kurşunlar kırmış dişini Öte geçe beri geçe Biz ağlarık seçe seçe Düşman ardından geliyor Kaç ha anam oğlu kaç ha Kaçamamış yolun şaşık Kâkülüne kan bulaşık Kardeşime çok söylerim Ben olmuşum Hakk’a âşık Oturmuş taşın başına Şapkasın eğmiş kaşına Kör olsun bacının gözü Görmüyor bile düş ile Düşün deli gönül düşün Çalı başında bir kuşum Eller yuvasın yapıyor Ben yuvasın bozan kuşum Fâridi gönlüm fâridi Dağların otu kurudu Duran kardeş diye diye Bacının ömrü çürüdü Kapımızın önü soku Şakı soyka dilim şakı Bugün de Cuma gecesi Kardeşe çalarlar koku Çıkmadım büyük odaya Çağırdım barı Huda’ya Kurban kessem geri gelmez Allah’tan gelen gazaya Ben saklarım kuşağını Hiç gezmedim döşeğini Her yaradan ölmez idim Değen Urus fişeği mi Kapımızın önü bahça Bahçada ötüyor sakça Gel ağlayak emmim kızı Armağanım kanlı bohça Şu karşıki yüce dağlar Kan erir suyu çağlar Biz kardeşe düğün tuttuk Hükümetten geldi beğler Yüce dağda kar kalmadı Dizlerimde fer kalmadı Daha çok söylerdim amma Defterimde yer kalmadı Kara kader kara yazı Derbeder eyliyor bizi Gönül etme kardeş bize Bunu diyen anan kızı. Gülkız GÜVEN

This website uses cookies.

This website uses cookies.

Exit mobile version