FRANSIZLARIN MARAŞ’TAN ÇEKİLİŞİNE DAİR GHOVENT CHORBAJİAN’IN ANILARI[1]
Ghovent Chorbajian’ın Ermenilerin Maraş’tan çekilişlerinde uğradıkları felaketi sergileyen açıklaması ve bu arada hıyanet ve şımarıklık ile işgal kuvvetlerini bağırlarına basıp bunca zaman iyiliklerini gördükleri Türkler aleyhine çirkin saldırılara giriştiklerini göz ardı ederek, Allah’a isyanını belirten haykırışı: “İsteyerek veya istemeyerek şehri Türklere bırakıp ayrılan Fransızlar, Türkleri, Maraş’ı ve 15.000’in üzerindeki savunmasız Ermeniyi oldukları yerde, top bombardımanına tuttu. Peşlerinden gelen Ermenilere engel olunmamasına rağmen açıklıktan ölmek üzere olanlara ne ekmek verdiler, ne de dönüp acıklı hallerine baktılar. Sık sık Ermenileri sağa sola itelediler. Ya da onları başkaldırmaya mecbur bıraktılar. Aksu köprüsüne ulaştığımızda gerimizde kalan şehir, yangın ve bombardıman dumanları içinde kaybolmuştu. Köprünün batısında uzanan sırtlarda Türk çeteleri kaynıyordu. Askerler köprüyü geçerken kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Fransızlar top ateşiyle karşılık verince çetelerin saldırısı durduruldu. Hemen yürüyüşe geçildi. Ermeniler perişan halde ısrarla askerlerin peşinden gidiyorlardı. Poyraz hâlâ dondurucu etkisi ile esiyordu. İkindiye doğru Eloğlu’na ulaşıldı. Köy halkı daha önceden başka köylere taşınmışlardı. Köyde tek canlı kalmamıştı. Evlerin hepsini askerler işgal edince bize açıkta kalmak düştü. Birazcık özen gösterilse idi biz de yerleşebilirdik. Fakat Ermenileri düşünen kim? Terk olunmuş köylerde yakalanan hayvanları keserek tuzsuz ekmeksiz de olsa midelerimize birer miktar et indirmiştik. 12 Şubat Perşembe günü sabah erkenden 10.000’i asker, 13.000 kişi Belpınar’a doğru yürüyüşe geçti. Hava iyi sayılırdı. Öğleye doğru yeniden soğuk şiddetlenmeye başladı. Öyle görünüyordu ki Allah soluklanmamıza bile müsaade etmeyecekti. Dondurucu soğuk iliklerimize işlemekte idi. Akşam geç vakit, saat 7’de Belpınar’a ulaşabildik. Fakat burada çektiğimiz sıkıntılar Eloğlu’nda karşılaştığımızdan kat kat fazla idi. Burada kesilecek tek bir hayvan bile bulunamamıştı. Tuzsuz, ekmeksiz olsa bile ete hasret kalmıştık. Biraz ısınmak, ateş yakmak için odun bile bulamamıştık. Saat 8’e doğru şiddetlenen kar yağışı durumu daha da beter etmeye başladı. Yahudilerin güçlü tanrısı, açlıkları yatıştırmak için onlara kudret helvası göndermişti. Bize ise yememiz için beyaz, saf 1,5 metre kalınlığa ulaşan kar indirmekte idi. Böylece Türklerden kaçıp canını kurtarmak isteyenler donarak ölsünler… Kar da yeterli gelmemişti, dört yönden esen rüzgar fırtınası da bedenlerimizi biçip geçiyordu. Böylece savrulan karlara gömülmekte idik. Gece bopyunca başımızı sokacak, barınacak bir yer bulamayarak karla boğuşmaya mecbur kalmıştık. Fransız askerlerinin bir bölümü köyün küçük kulübelerine sığınmış, diğerleri de çadırlara yerleşmişlerdi. Alçaklar bisküvi, şarap ve çaylarını yudumlayarak keyif çatıyorlar, zevkle bizim perişan halimizi seyretmektelerdi. Fakat artık bıçak kemiğe dayanmıştı. İşgal sırasında kucak açıp bağırlarına bastıkları, bütün varlıklarını ayaklarına serdikleri Fransızların umursamazlığına lanet okumaktalardı. Açlık, soğuk ve kardan perişan olmuş, dirençlerini yitirerek mecalsiz kalmış kadınlar, kızlar, gelinler, çocuklar, bebeler, genç ve ihtiyar erkekler kısaca, her yaştan ve cinsten talihsiz insanların kalpleri parçalayan feryatları göğün yedi katına ulaştı. Bizim için hiçbir yerde yardım umudu kalmamıştı. Tanrı, sağırlaşmış bizi duymuyordu, körleşmiş bizi görmüyordu. Kesinlikle Müslümanların Allah’ı olmuştu…” Osmanlı devletinin ve Müslüman halkının iyi niyet ve insancıl davranışları ve kendilerine tanıdıkları imkânlar sayesinde her türlü varlık ve zenginliğe, rütbe, nişan ve mevkilere kavuştukları halde, işgalin başlaması ile hıyanet ve nankörlük yaparak Türkler aleyhine giriştikleri yıkıcı ve çirkin davranışları ve saldırılarda bulunmaları ile uğradıkları felaketi hak ettiklerini hatırlarına bile getirmemişlerdi. Ceza ve mükafatın şaşmaz uygulayıcısı olan Allah, hak ettikleri, layık oldukları hışmını başlarına indirmişti. “13 Şubat Cuma günü Belpınar dağlarında yüzlerce ölü bırakarak sabah erkenden İslahiye yolunu tuttuk. Kar kalınlığı 1 metreyi hayli geçmiş bulunduğu cihetle yollar seçilmez ve geçilmez olmuştu. Tipi, öylesine şiddetlenmişti ki bir adım ilerisini seçmek mümkün değildi. Kervanın yol alması için önce yolun açılması gerekti. Birkaç Fransız atlısı önlerine kattıkları çok sayıda Ermeni gencini küreklerle çalıştırarak yol açma girişiminde bulunmuşlardı. Açılan yoldan ancak tek sıra insan geçebilmekte idi. Bu nedenle Fransızlar, Ermenileri sağa-sola iterek karlar üstüne düşürmektelerdi. Böylece Ermeniler, soğuk ve açlıktan bitmiş halde ölümü aramaktalardı. Karlar üstünde ölüm uykusuna yatmayı yeğlemektelerdi. Biz ilerledikçe kar da gittikçe yükseliyordu. Rüzgar ve fırtınanın durmadan şiddetlenmesi ölüm sayısını da kabartıyordu. Normalde Belpınar’la İslahiye arası 6 saatlik bir yoldu. Öğleye doğru İslahiye’ye varacağımızı ummakta idik. Bu umutla canımızı dişimize takarak bütün zorluklara rağmen, inatla yolculuğu sürdürüyorduk. Öğle olmuştu. Biz hâlâ dağlık bir arazide karlarla boğuşuyorduk. İslahiye nerede ne tarafa düşüyor? Bunu bilen yoktu. Batı-Doğu seçilmez olmuştu. Ermenilerin önünde gitmekte olan Fransız atlıları yollarını kaybettiler. Oysa Ermeniler bölgeyi iyi tanırlardı. Fakat mağrur, kibirli Fransızların bizi dinlemeye niyetleri yoktu. İkindi olmuş görünürde tek bir köy yoktu. 8 saattir aç-yordun, düşe, kalka yürüyorduk. Yolumuzu yitirdiğimiz söylentisi yayılmaya başladığında bütün kervanda çaresizlik içinde hayattan ümit kesmeye başlanmıştı. Ermeniler çoğu kendilerini bitmiş ve mecalsiz bir halde karlar üstüne atarak oracıkta derin ölüm uykusuna dalmaktalardı. Adım başına bir ölü ile karşılaşıyorduk. Yol boyunca donarak ölmüş kadın, erkek, genç, çocuk, ihtiyar Ermeni cesetleri uzamakta idi. Kayıplarımız gittikçe artmaya devam ediyordu. Askerlerden donarak ölen pek azdı. Bunların büyük çoğunluğu, hayatlarında kar, fırtına görmemiş kara derili Senegalliler idi. Öğle sonu saat 16’da Zincirli köyüne varıldı. Asker hiç durmadan İslahiye’ye doğru yola devam etmekte idi. Ermenilerden bir bölümü soluklanmak için geceyi bu köyde geçirmeye karar verdiler. Ertesi gün yola koyulan kervan 1 saat içinde İslahiye’de olacaklarını umarak yürüyüşe geçmişlerdi. Saatler geçiyor, fakat görünürde İslahiye seçilmiyordu. Kervandakilerin çoğu Zincirli köyünde kalmadıklarına pişman oluyorlardı. Sanki yol kasten uzamakta idi. Umutsuzluk havası esmeye başlamış, kayıplarımızın sayısı süratle artma eğilimi göstermekte idi. Yolculukta hava yine iyice kararmakta idi. Önümüzde yürüyen Ermeni, neşe ile oh… ışık ışık diye haykırmaya başladı. Gerçekten de ışık görünmüştü. Fransızlar da ışık ışık… diye nara atıyorlardı. Çünkü bu ışık bize hayat kaynağı olacaktı. Bu haber kervandakileri yeniden canlandırmıştı. Birkaç dakika sonra bir tren düdüğü, donmuş kulaklarımızı yalayıp geçti. Bunun üzerine Ermeniler enerjilerini toplamaya çalışarak ışığa doğru ilerlemelerini sürdürmeye başladılar. Böylece İslahiye’ye ulaşmak için 4 saattir boğuşup durmuştuk. Yolculukta Ermeniler 1000’in üstünde kayıp vermiş, 2000 Ermeni de sağ olarak İslahiye’ye ulaşmıştı. Askerlerden 200 kadarı yolda donarak ölmüştü. İslahiye’de askerler kendileri için özel olarak ayrılmış evlere yerleştiler. Ermenileri hiç düşünen yoktu. Onlar da bulabildikleri boş evlere yığınaklar oluşturarak barınmaya çalışmışlardı. Ertesi gün de gruplar halinde Adana yolu tutuldu. Bu bozgun yürüyüşü tahmini olarak Fransızlara 100’den fazlası Ermeni gönüllüsü olmak üzere, 800 Fransız asker ve subayına mal olmuştu. Maraş’tan çekilirken Amerikan hastanesine bıraktıkları 150 yaralı askeri de hesaba katmak gerekir. Maraş’ta 22 gün süren savaş, 2000 Türkün ölümüne sebep olmuştur. Bizim kaybımız bununla karşılaştırıldığında çok oransızdı. Bu felaketten canını kurtaranlar 8000 kadar ise, şehir ve çevresinde ölenlerin sayısı 7-8 bini bulur. Yine kaybeden biz olmuştuk. Maddi kaybımızı hesaplamak ise imkansızdır. Çünkü şehrin ¾’ü yanmış, geriye kalan bölümü ise top bombardımanı ile harabeye dönmüştü. Görüldüğü gibi geri çekilme sırasında birçok Ermeni canlarından olmuştu. Fransız kuvvetleri ve Ermenilerin 15 Şubatta İslahiye’ye ulaşmalarının ertesi sabahı manzara şöyle idi: Dışarıda dondurucu rüzgar fırtınası hala bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fransız askeri kampının çevresi yarı yarıya kara gömülmüş cesetlerle doluydu. Barakalar önünde bile, sığınağa ulaştıklarını sanarak şaşkınlıkla kendilerini oraya atan, Fransız, Senegal, Cezair ve özellikle soğuktan donmuş elleri ve büzülmüş vücutlarıyla Ermeni cesetleri doluşmakta idi. Cesetler Gar binası arkasındaki duvarın dibine dizildi. Sonra birkaç yüz metre sürüklenerek Maraş yoluna bırakıldı. Cesetlerin çoğu yırtıcı kuşlar ve çakallar tarafından parçalanmış durumdaydı. Kanlı vücutları, Senegallilerin siyah derileri beyaz karlar üstünde zıt bir görüntü sergilemekteydi. Maraş olayları Anadolu’daki Fransız işgalinin başarısızlık çanını çalmıştı. Bunu daha sonra yenileri izleyecekti.” [1] Maraş Milli Mücadelesinde Şeyh Ali Sezai Efendi, Haz. Serdar Yakar, Ukde Yayınları, 2012.
