Site icon Teketek Haber

KAÇ KAÇ VE KILIÇ ALİ’NİN ÇEKİLİŞİ

Serdar YAKAR 21 Ocak 1920 tarihi Maraş’ta sokak muharebelerinin başladığı ve 22 gün sürecek olan savaşın ilk günüdür. Tarihte emsali görülmeyen bu savaş Maraş’ın “Kahraman”lığının da ispatı ve delilidir. Bugünün bir gün öncesinde Nedirli Cennet Ali ve çeteleri şehrin batısından Mağralı’ya kadar gelmiş ve Fransız devriyeleri ile çatışmaya girmiş ve yine aynı gün Karayılan namı ile bilinen Molla Mehmed de Karabıyıklı civarında Antep’ten Maraş’a gelmekte olan bir Fransız birliğini pusuya düşürüp zayiat verdirmiştir. 21 Ocak 1920’de başlayan bu çatışmalar her gün şiddetini artırarak 22 gün sürecek ve şehrin ahşap olan binaları top mermileri ile vurulup yakılacak, şehir koca bir yangın yerine dönecektir. Başta Evliya Efendi olmak üzere Mıllış Nuri, Yusuf Çavuş gibi çete reislerinin şehadetleri ile morallerin bozulduğu, her geçen gün ümitlerin azaldığı bir günde kötü haber şehre bomba gibi düşer. Sivas’tan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Maraş’ta teşkilatlanma çalışmalarını yürüten, tehdit telgrafları ile düşmana korku salan Kılıç Ali Paşa kuvvetleri şehri kaderine terk ederek çekilmiştir. Tarih 9 Şubat 1920… İlginç bir anekdot; Kılıç Ali’nin hatıralarını derleyip toplayarak Hulusi Turgut’a veren ve Hulusi Turgut’un hazırladığı “Kılıç Ali’nin Anıları” kitabına “Babam Kılıç Ali” başlığı ile bir önsöz kaleme alan Altemur Kılıç 9 Şubat 1920 tarihini babasının Maraş’ta düşmanı yendiği gün olarak göstermesidir. Bu çekilme olayı tüm yazılı kaynaklarda ve hatıratlarda “Kaç Kaç” adı ile anılır. O günleri yaşayan her Maraşlı “kaç kaç” adı verilen bu kara günü unutamaz. O gün yaşananlar tabir caiz ise kıyametin bir provasıdır. Analar öyle bir can havline düşer ki kundaktaki çocuğunu, evlatlar yaşlı ana babasını bırakıp can derdine düşecektir. O günleri yaşayan her ailenin anlatacağı bir öyküsü vardır mutlaka. O günleri yaşayanlardan Prof. Dr. Sami Ercan bey anlatıyor: “O gün tüm mahalle halkı gibi annemde beni sarıp sarmalayıp kucağına alarak kaçan gurubun peşine takılmış. Bir süre sonra taşıyamaz olmuş olmalı ki beni yol kenarına bırakıp topluluğa yetişmek istemiş. Bir süre yürüdükten sonra pişman olmuş olmalı ki geri dönüp beni kucağına alıp bağrına basmış ve yeniden yollara düşmüş.” Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanımız sayın Cevdet Kabakcı yıllar yılı hep anlatır, ona da dondurmacı rahmetli Ali Kıyak amca anlatmış “Ben nenemi anamdan daha çok severim diyerek”. Niye böyle söylüyorsun Ali amca diyenlere de: “O savaş günlerinde ben 5 yaşında çocuktum. Evimiz Çomaklı (şimdi Sakarya) mahallesindeydi. Fransız gavuru mahallenin üst yanındaki zeytinliğe makineli tüfekleri kurmuş yukarıdan aşağı mermi yağdırıyor. Hava çok soğuk, kar büyüklerin beli beraberinde. Ben anamın kucağında idim. Nenem de yanımızda. Bir yerden mi geliyorduk, bir yere mi gidiyorduk şimdi çıkartamıyorum. Gavur bizi gördü yağmur gibi yağdırmaya başladı. Mermiler, şarapneller patır patır yanımıza yönümüze düşüyor. Makinalı cayırtısından kimse kimseyi duymuyordu. Gavurun avrat – uşak dediği yok ver ha ateş ediyor. Anam can havliyle beni kucağından atıp kaçmaya başladı. Yaşım küçük o karda kıyamette istesem de yürüyemem. Bir de baktım rahmetlik nenem üstüme abanmış “çocuğumu burada bırakmam” diyerek bana siper oluyor. Öldürmeyen Allah öldürmez. Nenem beni bağrına basıp dolu gibi yağan mermilerin arasından geçirdi, bir evin duldasına atıverdi. Rahmetlik çok yiğit idi. İşte ben bunun için nenemi anamdan çok severim” Yaşanılan bu kaç kaç da şehrin en merkezi mahallesi olan Divanlı ve civarında deyim yerinde ise taş taş üstünde kalmaz. Şimdi akıllara şöyle bir soru gelecek. Kaç kaç’ın yaşandığı tarih 9 Şubat 1920. Oysa düşman 11 Şubat gecesi atının nalına keçe bağlayarak sessiz sedasız kaçıyor. Bunun sebebi hikmeti nedir diye. Yaptığım araştırmalar beni belli bir noktaya kadar getirdi. Birincisi; Evet düşman silah ve mühimmat açısından zengindi. Ama şehri işgal ettiği 30 Ekim’den bu yana erzak getirememişti. 21 Ocak’ta başlayan şehiriçi çatışmalar ile de Kışla ve Kiliselerde mahsur kalmışlar, açlık dayanılmaz bir hal almıştı. Arslan Bey tecrübe ve eğitimi sebebiyle bunu sezinliyor ve “dayanalım, düşmanın daha fazla dayanacak gücü kalmadı, yakında teslim olmak zorunda kalacak” diyordu. İkincisi; düşmanın içerisinde bulunduğu korku psikolojisi idi. Bir iki günde Türklerin tamamını imha eder burada Ermenistan’ı kurarız ümidinde olan Ermeniler hazır eldekinden de olmuşlar, Türk halkının evleri ile birlikte kendi evleri de cayır cayır yanmış, Kışla ve Kiliselere sığınmak zorunda kalmışlardı. Tahir Gören Ağabey “Kahramanmaraş’ın Evliyaları” kitabında anlatır: Savaş sonrası yaşlı Ermeni kadınını çocuklar kızdırır “Mama mama sizi nasıl yendik amma” diye. Yaşlı kadın o çocuklara seslenerek; “Bizi siz mi yendiniz ki bizi yenen hiçbir silahın tesir etmediği o yeşil sarıklı yeşil elbiseli adamlardı” der. Bu bir inanç meselesi, inanılır veya inanılmaz. Üçüncü ve en önemli sebebi sona sakladım. Rahmetli Yusuf Özbaş “Dava” adlı kitabında ilk havacılarımızdan hemşehrimiz merhum, Alimzade Basri Bey (Bilginer )’den naklen anlatıyor: “Aradan yıllar geçmiş. Basri bey bir grup pilot arkadaşı ile Fransa’ya resmi bir ziyarete davet edilmiş. Gitmişler, gerekli incelemelerde bulunduktan sonra, Fransız hava subayları, bizimkilerin şerefine bir ziyafet tertiplemiş, sofrada değişik konularda konuşmalar yapılmış. Bu arada konu Türk Kurtuluş Savaşı’na ve Maraş mücadelesine intikal etmiş. O zaman Basri Bey: -Ben de bir Maraş’lıyım, diye konuşunca, yakınındaki bir Fransız pilotu. -Maraş’ı ben de bilirim. Harpte, Adana’daki Fransız Komutanlığı emrinde pilotluk yapıyordum. Beni iki defa görevli olarak Maraş’a yolladılar. Şehirdeki, Fransızların ve Türkler’in durumu hakkında bilgi toplayacaktım. Maraş’a ikinci seferimde doğudan ve batıdan, uzun kafileler halinde Türk güçlerinin girmekte olduklarını gördüm. Durumu bir rapor halinde yetkililere arz ederek, Maraş’a Türk güçlerinin akmakta olduğunu duyurdum, deyince merhum Basri bey de; -Evet, müşahedelerinizde haklısınız. Hatta merhum anam da Maraş’a gelen o yardım kuvvetlerinin içinde bulunuyormuş, demiş.” Gerçekten de Basri Beyin annesi de o Kaç Kaç’ı yaşayan Maraşlılardan biri imiş.. Ne diyelim. Allah dilerse şehirden kaçan kadın ve çocukları da şehre yardıma gelen yeni kuvvetler olarak gösterir ve inandırır. Ve düşman arkasına bile bakmadan kaçmaya mecbur kalır…. Ali Rıza Pişkin Bey Maraş’ta 1920’de yaşanılan olayları kırk yıl sonrasında, 1960’lı yıllarda yayınlanan Edik dergilerinde yayınlamaya devam ederken şu kanaatini de altını çizerek tekrar eder: “Tarih yazan müverrihler bir gün gelecek Maraş’ın ve Maraşlının başardığı bu mücadele ile Türkiye Cumhuriyetinin temelinin atılmış olduğunu kaydedeceklerdir.” Edik Dergisi, 12 Şubat 1963. Ve son söz: Maraş istiklâl savaşı, bir başkumandanın emrindeki askerî kuvvetlerin savaşı değildir. Bir şehir halkının ölüm kalım mücadelesidir. Mücadelenin oluşunu sağlayan manevi bütünlüğün ilhamından doğan kudretle sarsılmayan azim ve imanın mahsulüdür. Maraş Türkleri modern silâhlarla mücehhez bir Fransız generalinin kumanda ettiği ordularını nankör Ermeni sürülerini kısa zamanda Maraş’tan çıkarmış ve perişan etmiştir.  

This website uses cookies.

This website uses cookies.

Exit mobile version