Bazen uyanmak istemiyorum. Yani, fiziksel anlamda değil. Gözlerim açık ama içim hâlâ kapalı. Uyandığım her sabah, Sisyphos’un lanetiyle el sıkışmış gibi hissediyorum; kayam orada, başucumda bekliyor ve ben onu yine tepeye çıkaracağım, ta ki tekrar aşağı yuvarlanana kadar. Camus’nün “Bu dünyanın tek ciddi felsefi sorunu intihardır” cümlesi zihnimde dönüp duruyor. Benim içinse mesele, yaşamaya nasıl devam edeceğim değil, yaşamaya nasıl dayanacağım.
Nevroz… Ah, şu lanetli kelime. Freud’a göre uygarlığın bedeli. Oysa ben ona “günlük rutinim” diyorum. Her kahvemi içerken kalbimin hızlanmasını yalnızca kafeine bağlamadığım günlerim oluyor. Kierkegaard gibi “endişe özgürlüğün baş dönmesidir” diye düşünmeye çalışıyorum, ama çoğu zaman bu baş dönmesi sadece midemi bulandırıyor.
mostbetBir ara “kendimle barışmak” modasına uydum. Oysa kendimle ne zaman yalnız kalsam, kafamın içinde bir mahkeme kuruluyor. Sanık da, yargıç da, cellat da hep benim. Nietzsche’nin “Eğer bir insan sürekli kendi içinde yaşıyorsa, yalnızca kendi yankılarını duyar” sözünü ilk okuduğumda ağlamak istedim. Çünkü o yankılarla yaşıyor olmak, insanı günden güne deliliğe biraz daha yaklaştırıyor.
İnsan neden kendini sabote eder? Schopenhauer’a göre dünya bir “istenç” ve “temsil”dir; yani her şey öznel. Belki de benim nevrotik halim, bu öznel gerçekliğin artık taşınamaz hale gelmesinden kaynaklanıyor. Kendimi başkalarının bakışlarıyla kurduğum, sonra da o bakışlar tarafından paramparça edildiğim aynalarda izliyorum. Kendimden nefret etmeyi öğrenmişim, farkında bile olmadan.
Heidegger bir yerde “insan varoluşunu fırlatılmışlıkla yaşar” der. Ne güzel anlatmış! Ben de hep bir yere fırlatılmış gibiyim. Ne yönüm belli, ne niyetim. Sanki bir oyun başlamış, bana haber verilmemiş. Oyunun ortasındayım ama kurallar flu. El yordamıyla yaşamaya çalışıyorum, ama biri sürekli ışığı kapatıyor.
Bir terapist bana “duygularının altında düşünceler var, o düşüncelerin altında da inançlar” demişti. İnandığım şeyler zehirli olabilir mi? Mesela “hiçbir zaman sevilmeyeceğim” düşüncesi, çocukluğumda bir yerlerde büyüyüp bilinçaltımda taht kurmuş olabilir mi? Epiktetos’un “İnsanları olaylar değil, olaylar hakkında düşündükleri şeyler üzer” sözü burada tokat gibi çarpıyor. Ama o düşünceleri değiştirmek, onları fark etmek kadar kolay değil.
Ve işin kötüsü, çoğu insanın gözünde fazlasıyla “işlevselim.” Çalışıyorum, gülümsüyorum, cümle kuruyorum. Ama içimdeki savaş alanını kimse görmüyor. Belki de gerçek nevroz budur: dışarısıyla uyumlu, içerisiyle paramparça olmak.
Bu yazıyı yazmak bir tür günah çıkarma mı bilmiyorum. Ama bazen Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözünü tersine çevirmek istiyorum. Cehennem, ben’im. Düşüncelerim. Tedirginliklerim. Her sabah yatağımdan kalkarken omuzuma binen görünmeyen yüküm. Ama belki, sadece belki… bu kelimelerle bir yol bulurum. Kayamı her gün yeniden yuvarlarken, en azından biraz anlam kazandırabilirim o çabaya.
Belki de Camus’nün dediği gibi: “İnsanın başkaldırısı, yalnızca bir hayır deyişi değil, aynı zamanda bir anlam arayışıdır.”
Bugün de anlam arıyorum.

