a. Marifet ve zikir
Allah marifeti sebebiyle insanı diğer yaratılmışlara üstün kılmıştır. Kalpte mârifet sadece zikrullah ile hâsıl olur. Çünkü zikir halkın tarikinde bir umdedir, esastır. Hiç kimse zikrullaha devam etmeden Allah’a vasıl olamaz. Zaten zikrullah ile memurdur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثٖيرًا ~~33.42~ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sabah-akşam tesbih ediniz.”
[1] Peygamberimizden (s.a.v) rivayet edilen bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey Âdemoğlu! Beni zikrettiğinde, bana şükretmiş olursun. Beni unuttuğunda ise bana nankörlük etmiş olursun.”
[2] Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Amellerin en hayırlısı zikrullahtır.”
[3] Yine Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah katındaki konumunu bilmek isteyen, Allah’ın kendi katındaki konumuna baksın. Kulu kendini nerede tutuyorsa, Allah da kulunu orada tutar.”
[4] Denir ki, “Zikir fikirden efdaldir. Çünkü Allah zikirle nitelenmiş, fakat fikirle nitelenmemiştir.” Allah’a özgü özelliklerden biri de, zikre mukabelede bulunmuş فَاذْكُرُونٖى اَذْكُرْكُمْ “Siz Beni zikrederseniz, Ben de sizi zikrederim.”
[5] buyurmuş. Bu özellik sadece bu ümmete özgüdür, Allah önceki ümmetlere vermemiştir. İmam Sırrî şöyle söyler: Bazı münzel kitaplarda şöyle yazılıdır: “Zikrim kuluma galip geldiğinde, o Bana âşık olur, Ben de ona âşık olurum.” Allah Teâlâ Davud’a (a.s) şöyle vahyeder: “Benimle ferahlan, zikrimle de nimetlen.” İncil’de şöyle kayıtlıdır: “Sen Beni gazaplandığın zaman anarsan, Ben de seni gazaplandığım zaman anarım.” Zikir üç çeşittir; 1) Dille zikir, 2) Kalple zikir, 3) Ruhla zikir. Birinci ile ikinciye, ikinci ile en yüksek zirvesi olan üçüncüye ulaşılır. Yine denir ki, “Zikir üç çeşittir; 1) Kalp gafilken dille yapılan zikir. Buna mutad zikir denir, avamın zikridir, sonucu ikâp ve azaptır. Çünkü günahtır. 2) Huzur-u kalple yapılan zikir. Buna ibadet zikri denir, hâvassın zikridir, sonucu sevaptır. 3) Bütün organ ve azalarla yapılan zikir. Buna marifet ve muhabbet zikri denir. Havâssu’l-havâssın zikridir. Sonucu kelimelerle anlatılamaz. Bu zikrin kadrini Allah Teâlâ’dan başka kimse bilemez.” Denir ki, “Zikrin hakikati mâsivâyı unutarak Allah Teâlâ’yı zikretmendir.” Bu yüzden Zünnun Mısrî (r.h.) şöyle söyler: “Allah’ı gerçekten zikreden kişi, zikri esnasında her şeyi unutur, Allah da onu her şeyden korur.” Bir rahibe “Oruçlu musun?” diye sorulduğunda, “Evet, ben Allah’ın zikri ile oruçluyum. Başkasını zikrettiğimde, kendimi iftar etmiş kabul ederim.” cevabını verir. Şeyh Ebu Ali Dekkâk şöyle söyler: “Müridler zikir tarîkından daha doğru, daha açık bir yola sülûk etmemiştir. Zikre müdavim olmayan hiç kimse, Allah’a vâsıl olamaz.” Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Zikrullah iman alâmeti, nifaktan kurtuluş beratı, şeytandan koruyan bir kale, ateşten koruyan bir sığınaktır.”
Muzhir‘de şöyle denir: “Yüksek sesli zikir, riyakârane yapılmazsa müstehaptır. Böyle zikir sebebiyle, insanlar dinlerini izhâr etmelerine, zikir bereketinin evlerinde, barklarında, dükkânlarında olan dinleyicilere ulaşmasına fırsat verir, sonuçta sesi duyan kişiler de söyleyene eşlik eder. Mürşid bir şeyh, kök salmış duyguları kalbinden sökmek için mübtediye bazen sesini yükseltmesini emreder.”
Şerhu’l-Mesâbih’de şöyle denir: “Tehlil, tesbih ve benzeri zikirlerin mücerret kalple mi, yoksa huzuru kalp eşliğinde dille söylenmesi mi daha efdal olduğu hususunda ihtilâf edildi. Birinci görüşü tercih edenler, gizli amelin daha efdal olması delilini kullandılar. İkinci görüşü tercih edenler ise dille yapılan amellerin daha çok olduğunu, daha çok olması da sevabının daha ziyade olması gerektirdiği delilini kullandılar. Doğrusu ikincisidir. İkincisinin doğru olduğunu Nevevi
Şerhu Müslim’de zikretmiştir.”
Mesabih sahibinin sözü burada sona erdi.
Bil ki, zikrin faziletleri ve faydaları çoktur. Zikir nefse en zor gelen, sevabı en çok olan bir ameldir. Zikir nefsi arındırır, kalbi tasfiye eder, havâtırı siler. Zikir sıkıntılardan kurtulmaya, rızkın artmasına, muradın gerçekleşmesine, belanın define, günahların affına, ayıpları örtmeye, düşmana galip gelmeye, zafer kazanmaya, maskaracıların maskarasından korunmaya, beden sıhhatine, kudsî kuvvete, derecelerin yükselmesine, hataların silinmesine, Allah katında derecenin artmasına, ilahi varidata, apaçık kerametlere, düşmana galip gelmeye güçlü bir sebeptir, vesiledir. Allah Teâlâ zâkiri sever, yer ve gök ehlinin kalplerine sevgisini koyar. Artık Allah onunla oturur, onunla konuşur. Allah onu Mele-i Âlâ’da zikreder. Onu sâbikûndan, mukarrebûndan, korku ve tasanın olmadığı evliyasından biri yapar. Zikir başarının anahtarı, imanın simgesi, ibadetin özü, kalplerin cilâsıdır. Sâlik, zikirle Mevla’sına en kısa zamanda ulaşır. Mürşidler muridlerini Hak Teâlâ’ya zikirle irşad ederler, seyr ü sülûku zikirle yaptırırlar. İnsan marifetullah sayesinde diğer mahlukâta faziletli kılınmıştır. Marifetullah kalpte cezbe ile hâsıl olur. Cezbe garîzî hararetle, garîzî hararet de zikirle hâsıl olur. Kalpte “Sultânu’z-zikir” galip olup kalbi yakıp tahrip ettiğinde, kalp mezkûra kendiliğinden cezbolur. Sevgiyle, şefkatle ona yönelir. Aşırı muhabbet sebebiyle kalpte aşk hâsıl olur. Aşk hem kalbe yerleşip hem de maşûku ve meşûkuyla ünsiyetten dolayı başkasını unuturcasına kalbi kapladığında, artık mâşûkun gayrısı yabancılaşır, sadece maşûkuyla ünsiyet eder. Kalp kral, azalar raiyye, tebea olur. Kalp azalara kendine itaat etmelerini emreder. Azalar da kalbe “Sen bizim kralımızsın, biz de sana itaat ediyoruz.” derler. İşte o zaman kalp şöyle söyler: “Ben bizi de bütün mahlûkatı da yaratan bir mâşuka âşık oldum. Siz de bana uyun ki, hep birlikte rızasını talep edelim, mukarrebûndan olalım.” Yine kalp dile şöyle söyler: “Sen devamlı onu zikret, ben ise hayran hayran O’nu tefekkür edeyim.” Diğer azalar da kalbe hizmet ve kulluk eder. Artık kalp göklerin, yerin ve her ikisinde olanların yaratılışını, gece ve gündüzün ard arda gelmesini tefekküre başlar. Dil zikreder, azalar da rükû eder, secde eder, boyun eğer. Sonra Allah o kulun kalbine mârifeti yerleştirir. Kul ârif-i billah olur. Şeyhu’l-İslâm Ebu Abdullah Ensâri şöyle söyler: Abdullah Bâkır’ın şöyle dediğini duydum. O da Ahmed bin Hüseyin Ebu’l-Mansur Hallâc’ın şöyle dediğini duymuş: Babama bana nasihatte bulunmasını söyledim. “Nefsin seni oyalamadan sen nefsini olaya.” dedi. Tekrar, “Daha başka.” dediğimde, “Âlemdeki herkes bir hizmette bulunduğunda, yine de sen insanların ve cinlerin ibadetinden daha hayırlı olan daha zirve bir ibadette bulun.” diye cevap verdi. “Peki, o ne?” dediğimde, “Marifettir.” dedi. Ebu’l-Hasen Nûrî şöyle söyler: “Allah katında ârifin bir anı bile, âbidlerin binlerce yıl ibadetinden daha şereflidir.” İbrahim Herevî şöyle söyler: Ebu Yezîd’in meclisinde idim. Birisi şöyle dedi: “Filân ilmini filândan almış.” Ebu Yezîd de, “Miskinler ilimleri ölülerden aldılar. Biz ise ilmi diri ve ölmeyecek olan Hak’tan aldık.” Ebu Türâb Neceşî şöyle söyler: “Ârif hiçbir şeyin azıcık bile olsa zulmet vermediği, aksine her şeyin kendisine ziya ve nur olduğu kişidir.” Mimşâd Dineverî şöyle söyler: “Allah Teâlâ ârif kuluna sırrını keşfetmek için bir ayna vermiştir. O aynaya her baktığında, hep Allah Teâlâ’yı görür.” Yahya bin Muâz şöyle söyler: “Marifet ehlini Allah yeryüzünde yalnızlaştırmıştır, insanlarla ünsiyet edemezler.” Meşayihin büyüklerinden olan Gaylan Semerkandî şöyle söyler: “Ârif Hakk’ı Hak’tan görür. Âlim ise Hakk’ı delilden görür. Vicdan sâhibi delile ihtiyaç duymaz.” Hz. Ali’den (r.a) rivayetle, o şöyle söyler: “İlim nehirdir, hikmet ise deniz. Âlimler nehrin etrafında dolaşırlar. Hikmet ehli denizin ortasında dalarlar. Ârifler ise kutruluş gemilerinde seyrederler.” Denir ki, “Ârifin alâmetleri üçtür; 1) Ona amellerin en sevimli geleni, zikrullahtır, 2) Ona faydaların en sevimli geleni, Allah’a delâlet edenlerdir, 3) Ona halkın en sevimli geleni, kendini Allah’a davet edenlerdir.” Denir ki, “Marifetin zirvesi iki şeydir; 1) Dehşet ve 2) Hayret.” Zunnün Mısrî şöyle söyler: “Allah’ı en iyi tanıyan insan, hayreti en çok olandır.” Ebu Yezîd şöyle söyler: “Ârif uçar, zâhid ise yürür.” Denir ki, “Davud oğlu kral Süleyman’ın (a.s) mülkü, saltanatı bile verilse, yine de göz açıp kapayıncaya kadar da olsa kendini Allah’tan alıkoymazsa, işte ancak o zaman ârif, ârif olur.” Denir ki, “Âlime iktida edilir, uyulur, ârifle ise ihtida edilir, hidayet bulunur.” Denir ki, “Âlim söylediklerinin altındır. Ârif ise söylediklerinin üstündedir.” Denir ki, “Ârif kendini ilim nurları aydınlatan, ilim nurlarıyla da gaybın harikalarını gören kişidir.” Denir ki, “Ahiret çocukları, ahiretlikler yanında marifeti anlatanlar bile ârif olamazken, dünya çocukları, dünyalıklar yanında marifeti anlatanlar nasıl ârif olabilir ki?” Şeyh Ebu Medyen şöyle söyler: “Allah’a hizmetini düzgün yapmayanı, Allah dünya ile meşgul eder. Marifetini düzgün yapmayanı ise, ahiretle meşgul eder.” Yine o şöyle söyler: “Allah’la huzur Cennettir, Allah’tan gaybet ise Cehennem. Allah’a yakınlık lezzettir, uzaklık ise hasrettir, ölümdür. Allah’la ünsiyet hayattır.” Şeyh Ebu’l-Hasen Şâzelî (k.s) şöyle söyler: “Sır verilmeye lâyık bir mürid, sırra lâyık olmayan on binlerce müridden daha hayırlıdır.” Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: “Allah bir kulun alçalmasını murad ederse, ayıplarını örter. Allah bir kulun izzetini murad ederse, tövbe etsin diye günahlarını açığa çıkarır.” Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: “Ârif bir veya iki nefesini boşa geçirirse, hemen ayrılıkla cezalandırılır.” Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: “Allah’ı sevdiğini gösteren amellerin en güzeli, emirlere uymakla birlikte dünyaya da dünya ehline de buğzetmendir.” Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: “Dünyayı terkle israf etme, dünyanın zulmeti seni de kuşatır, azaların dünya için cimrileşir. Kurtulduktan sonra bile himmetle, fikirle, iradeyle veya hareketle de olsa geri dönersin.” Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: “Kul yaptığında, uyulan bir önder olmasını sağlayan bir tek haslet vardır, o da dünyadan yüz çevirmesidir.” İmam Şârânî
Tabakât’ında şöyle söyler: Uzak diyarlardan insanlar Mısır meşâyıhının büyüklerinden Şeyh Ahmed Mülsem’i (k.s) ziyaretine gelirdi. Mısır âlimleri huzurunda edeple, saygıyla dururlardı. Kendisi Maşrık meliklerinin evladından, soyundan biriydi. Gelecek zamana ait garip mükâşefeleri vardı. İnsanların kalbinden geçeni keşfederdi. Her defasında “Ben Rabbimin izniyle konuşurum.” derdi. Fakirlere verecek bir şey bulamadığında, çarşılarda durup insanlardan temennide bulunurdu. Bir şeyler verdiklerinde de, hemen muhtaçlara tasadduk eder, dağıtırdı. İnsanlar yaşını hep tartıştılar. Kimi “Hz. Yûnus kavmindendir.” dedi, kimi “Mısır’da İmam Şâfiî’yi gördüğünü” söyledi. Şeyh Abdulgaffar Kûsî şöyle söyler: Bir defasında şeyh Ahmed Mülsem’e yaşını sordum; “An itibariyle yaşım yaklaşık dört yüz.” diye cevap verdi. Öyle ki, şeyh Mülsem insanların evlerine girdiğinde, çekinmezlerdi. Fakîhlerden biri bu durumu yadırgadı. O da fakîhe şöyle dedi: “Ey fakîh! Sen kendi nefsinle meşgul ol, günahlarından temizlen. Zaten yedi gün ömrün kaldı.” Gerçekten de şeyhin dediği gibi, fakîh yedinci günü vefat etti. Bu zat mecliste bir tek hal üzere sabit kalamazdı. Bir defasında kâdılardan biri Ahmed Mülsem’i yadırgayıp tenkit etti. Hakkında fezleke hazırladı, Mısır Sultânı ertesi sabah bilgilendirmek istedi, sandukasına koydu. Şeyh Ahmed Mülsem geceleyin elini uzatıp kâdinin sandukasından fezlekeyi aldı. Kadıya şu hitabı gönderdi: “Elini sandukana uzatıp, fezlekeni almaya kâdir olan bir kişinin, elini imanına uzatıp kalbinden almasından korkmuyor musun?” Kâdı hemen teeddüp etti, tenkidinden vazgeçti. Ahmed Mülsem’i öldürmek için ona üç defa zehir yedirdiler, fakat Allah hep âfiyet verdi. Ahmed Mülsem şöyle söylerdi: “Resülullah’ı (s.a.v) tazim, marifet, şeriatine saygı, adabına riayet etmeyen, ne kutup kutup olur, ne evtad evtad olur, ne de veli veli olur.” Şarani’nin sözü burada sona erdi.
Ben de diyorum ki,
Allah’ın Resulüne, habibine, mahlûkatının en hayırlısına, peygamberlerinin en faziletlisine, arşının nuru, gözdesi, dostu, sırdaşı, rahmetinin anahtarı olan Peygamberimize sevgisini iddia eden mümin kardeşim! Sen Resulullah’ın (s.a.v) kadrini bilmede ve makamını yüceltmede maalesef cahilsin. Sen sadece onu bildiğini ve sevdiğini iddia ediyorsun. Hâlbuki o senden razı değil. Allah Teâlâ’dan utanmıyor musun? Dünyayı ahirete tercih ettin, Allah’tan gâfil oldun, mal toplamakla meşgul oldun, hevaya uydun, yeri-göğü yaratana isyan ettin. Sen insanların hoşnutluğuna ve makamının yükselmesine tamah ediyorsun. Oysa seni yaratan, rızıklandıran, ilim ve ilminle amel etme gücü veren Mevla’nın rızasını aramıyorsun. İlminle amel etmedin. Allah’ı zikri unuttun. Nebisinin sünnetini terk ettin. Hâlbuki Allah seni Peygamberimizi diğer peygamberlere üstün kıldığı gibi, ümmetini de diğer ümmetlere üstün kılan Muhammed ümmetinden eyledi. Bu muhtasar risalede Şeyh Ahmed Mülsem’in hikâyesini Şeyh’in kemalini bilmen, Resulullah’a (s.a.v) tazim, şeriatına tazimin vücûbuyla ilgili sözlerine itimat göstermen için yazdım. Denir ki, Allah’a vâsıl olanlar, ancak tâzimle vâsıl oldular. Allah’tan mahrum kalanlar da tâzimi terk etmeleri sebebiyle mahrum kaldılar. Hz. Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim, bu hikâye beni dehşete düşürdü. Dehşete düşürmekle kalmadı aşırı derecedeki hüznüm, hayıflanmam, hatalarımdan endişe etmem, Peygamberimize saygıda kusur göstermem sebebiyle bu hikâye benim yememi bitirdi, içmemi kesti, uykularımı kaçırdı. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Kendi kendime şöyle dedim: “Malı da avradı da evladı da vatanı da bırak, çek git.” Mütevekkil bir edayla Allah kelamı Kur’an’la tefeül ettim. Mushafı açtım, sayfanın başında şu ayeti gördüm: ~~16.40~ اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَیْءٍ اِذَا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ وَالَّذٖينَ هَاجَرُوا فِى اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَاَلَّذٖينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ~~16.42~ “Biz bir şeyin olmasını istediğimizde, sadece ‘Ol!’ deriz, o da oluverir. Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse, ahiret mükâfatı daha büyük olacak. Çünkü onlar sabrettiler ve Rablerine tevekkül ettiler.”
[6] Allah Teâlâ’ya beni de hicret eden, sabreden, tevekkül edenlerden eylemesi için dua ettim. Maalesef belde halkımız ilmi de, ameli de, iyiliği emir ve kötülükten nehyi de terk ettiler. Zaten çoğu câhil, ilim, fıkhî meseleleri, dinî akideleri öğrenmeyi, Kur’an’ı tecvidli okumayı sevmiyorlar. Âlimler böylesi câhiller arasında garip kaldılar, dahası nasihatçi âlimlere buğzettiler. Dinarı din edindiler. Eğer mal, makam sâhibiyse, âlimlere dünyevi bir maksad uğruna uğradılar. İşte ancak o zaman âlimleri tâzim ettiler, yüceltiler, saygılarını sundular, hediyeler gönderdiler. Ama âlimler fakir iseler, pervasızca tahkir ettiler, hafife aldılar, alay ettiler. Zekâtlarını, sadakalarını bile kendi hizmetçilerine, sevenlerine, fücur, masiyet ve eğlencedeki ortaklarına verdiler. Cemaatle namazı terk ettiler. Hatta namaza önem bile vermediler. Meselelerini ilim ehline sormadılar. Ahiretin azına razı oldular, dünyalığın çoğuyla bile doymadılar. İbadetleri sakat, muâmeleleri perişandır. Allah Teâlâ bu davranışlarından dolayı kıtlık, ticarette darlık, zulmetin kaplaması, vebâ hastalığı, hırsızlık, düşmanlık, buğz, hased gibi bin bir türlü belâlarla imtihan etti. Kendimizce vaaz ettik, vazgeçmelerini söyledik, her türlü çözümü denedik, ama nafile. Kalplerinin kaskatı kesilmesi, dünyalık devşirme hırsı, dünyevi ve nefsani hazlarla yetinmeleri sebebiyle, öğüt bile dinlemediler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ ~~2.5~ “Halkı ıslahçı olarak çalışırken Rabb’in o beldeyi zulümden dolayı helâk etmez.”
[7] Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: ~~8.25~ وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصٖيبَنَّ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ “İçinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”
[8] Yine Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: ~~8.53~ ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاَنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ “Onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe, Allah bir halka verdiği bir nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”
[9] Sehl bin Abdullah Tüsterî şöyle söyler: “Allah Peygamberimizi (s.a.v) gönderdiğinde, dünyada yedi sınıf insan vardı; melikler, ziraatçılar, hayvancılık yapanlar, tüccarlar, zanaatkârlar, işçiler, zayıflar ve fakirler. Peygamberimiz (s.a.v) yapageldiği mesleği değiştirmesini hiçbirinden istemedi. Bununla beraber ne yaparlarsa yapsınlar ilim, yakîn, takvâ ve tevekkül talep etmelerini hep istedi. Doğrusu dinin de dünyanın da kıvamı bu yedi sınıfla olur.” Yine o şöyle söyler: “Sünnete uymanız gerekir. Korkuyorum, yakında bir topluluk gelecek, içlerinden biri Peygamberimizin siyerini, bütün hallerinde ona uymayı hatırlattıklarında, hemen karalamaya başlarlar, nefret ederler, zelil ve hakir görürler.” Yine o şöyle söyler: “Allah her peygamberi dünyanın harabından dolayı göndermiştir. Allah Dâvud oğlu Süleyman’a (a.s) saltanat vermesine rağmen, tavazuundan dolayı semaya bakmadı, başını kaldırmadı. Kıldan mamul elbise giydi.” Yine o şöyle söyler: “Çoğu insanlar, sanki Rableri yokmuş, ölüm yokmuş, ahiret yokmuş, hesap yokmuş gibi davranıyorlar.” Yine o şöyle söyler: “Kalplerimiz hangi şeyden dolayı Allah Teâlâ’dan perdelenir?” diye sorulduğunda, şöyle cevap verir: “Üç şeyden dolayı; 1) Dünya ve ziynetiyle 2) Şeytanla, 3) Nefisle.” Yine o şöyle söyler: “İnsanlar uyuyorlar, öldüklerinde uyanacaklar. Uyandıklarında pişman olacaklar. Pişman olduklarında ise pişmanlıkları kendilerine fayda vermeyecek.” Yine o şöyle söyler: “Yeryüzüne güneşin doğup battığı her gün Allah’ı bilmez cahiller hep olageldi. Allah’ı kendi nefsine, eşine, dünyasına, hatta ahiretine tercih edenler müstesna.” Yine o şöyle söyler: “Gecenin ve gündüzün her anında Allah Teâlâ kalplere muttalidir. Hangi kalp mâsivâya ihtiyaç duyarsa, ona iblisi musallat eder.” Yine o şöyle söyler: “Dervişin insanlara karışması zillet, uzaklaşması ise izzettir.” Yine o şöyle söyler: “Gördüğüm her Allah dostu, insanlardan hep uzak durdu.” Yine o şöyle söyler: “Zaman bozulduğunda Allah’ın emrettiğiyle amel eden bir kulu, Allah Teâlâ uyulan bir önder yapar. Ama kendi zamanında garip kalır.” Yine o şöyle söyler: “İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, zenginlerin ellerinden helâl gidecek, malları helâlden olmayacak. Eziyet ve hâkimlere şikâyetle Allah birbirlerine musallat eder. Artık hayatlarının tadı tuzu kalmaz. Hep fakirlik korkusuyla yaşarlar. Düşmanları hallerine gülerler. Geçim sıkıntısı çekerler. Hizmetçileri ve köleleri hâriç hayattan zekv alamayacaklar. Efendileri ise belâ, zorluk, sıkıntı, belirsizlikten dolayı korku içerisinde olurlar. Böyle bir ortamda sadece nereden aldığına, nereye harcadığına, nasıl tükettiğine önem vermeyen münafıklar hayattan haz alırlar. Böyle bir ortamda kurrânın rütbesi câhillerin rütbesinde olacak. Hayatları tüccarlar gibi, ölümleri ise şaşkın, dalalet ehlinin ölümleri gibi olacak.” Yine o şöyle söyler: “Biliniz ki, böyle bir zamanda hiç kimse kurtuluşa eremeyecek. Ancak nefsini kurban eden, yaşadığı zamanın fesadından dolayı vera, sabır ve gayretle nefsini öldüren kişi müstesna.” Yine o şöyle söyler: “Dünya ve âhiret işlerinizi hep âlimlerle istişareyle hallediniz ki, Allah katında övgüye lâyık olasınız “ Yine o şöyle söyler: “Ey Ebu Muhammed! Âlimler kimlerdir?” diye sorulduğunda, “Ahireti dünyaya, Allah’ı da nefislerine tercih eden kişilerdir.” diye cevap verir. Yine o şöyle söyler: “İlahın dirhemin, putun avradın, birikimin evladın olmuş.” Yine o şöyle söyler: “Âlimler iki kısımdır; 1) İlmi kendini taşıyan âlim masumdur, 2) İlmini kendi taşıyan âlim ise hep hileler, ruhsatlar, tuzak ve aldatma talep eder durur.” Yine o şöyle söyler: “Üç şey şekâvet alametindendir; 1) Mescide yakın olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayan kişi, 2) Medine’de olduğu halde Cuma namazına gitmeyen kişi, 3) Mekke’de olduğu halde hacı ifa etmeyen kişi.” Yine o şöyle söyler: “İlim talebesi üç kısımdır; 1) Birincisi, vera ilmini talep edip amel eden, harama düşmesi korkusuyla helâli bile terk eden kişi. İşte bu, muttakidir, 2) İkincisi, ilim talep eden ihtilafları, farklı görüşleri dinleyerek aleyhine olanları bırakıp lehine olanlara yapışan kişi. Bu kişi ruhsat verilenlerin dışına çıkmaz, Allah için verayı tercih eder. 3) Üçüncüsü, bir şey öğrenmek ister, onu sorup soruşturur. ‘Bu caiz değil’ denildiğinde, ‘Bu şeyin bana caiz olması için ne yapabilirim, kendime nasıl caiz hale getirebilirim.’ diye çırpınır. Aynı meseleyi farklı âlimlere sorar. Nihayet bazı görüşler ve farklı yorumlarla caiz haline getirmeyi başarır. Hangi âlimin böyle bir fetva verdiği, ruhsat tanıdığı, bin bir türlü yorumlarla caiz hale gelene kadar hangi hileye başvurduğu hiç de önem arz etmez. İşte bunlar ve benzerleri böyle âlimlerin elleriyle öncekilerin de sonrakilerin de helaki olur. Bunlar kötü âlimlerdir.” Yine o şöyle söyler: “Üç yüz yıl sonra bu ilmimizle konuşmak helâl olmayacak. Çünkü peyda olan bir topluluk halka gösteriş yapacaklar, sözü süsleyecekler. Ama onların bütün varlığı elbiseleri, mabutları karınları, süsleri de sözleri olacaktır.” Tüsteri’nin sözü burada sona erdi.
Ey kardeşim! Allah’a vera sahibi olanın kırmızı yakut misali enderi nadirattan olduğu bu zamanımızın hallerini bir düşün. Tüsteri’nin zamanı hicri 273 yılıydı. Bizim zamanımız ise 1242 yılına ulaştı. Sâlik-i ilâllahın öncelikle faydalı ilmi öğrenmesi, ihlasla amel etmesi, Allah’tan kolaylık dilemesi, kâmil bir şeyhin izniyle zikre devam etmesi, bu hal üzere Allah’a kavuşması gerekir. Kâmil ehlullah şöyle söyler: “Seyr ü sülûk yapmak isteyen kişinin mutlaka kamil bir mürşidi olmalıdır.” Bundan dolayı, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” dediler. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v) mahlukâtın en âlimi olmasına rağmen, Cibril (a.s) muallimiydi. Öyleyse, bir muallim ve hazık bir müeddip gereklidir. Kâmil bir şeyh bulamazsa, asrının şeyhlerinden icazet alan birinden alınan icazet de kifayet eder. Allah Teâlâ insanları farklı farklı yarattı. Bazılarını huzuruna vahiyle sülûk eden enbiya, bazılarını huzuruna ilhamla sülûk eden evliya zümresinde kıldı. Allah Peygamberimiz Muhammed’i (s.a.v) diğer nebilere ve Resullere üstün kıldı. Sonra şerefli gönlünün nurlarını velilerinin kalplerine serpti. Veliler de hakikatte pınar, şeriatta kaynak ve Allah’a davet eden birer mürşid oldular. Peygamberimizden sonra Sahâbeden (r.a) itibaren hidayet nurları çeşitli şubelere ayrıldı. Rivayete göre, Hz. Ali (r.a) “Ey Allah’ın Resulü, Allah Teâlâ’ya en yakın, kullarına en kolay, Allah katında en efdal olan yolu bana göster.” diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Ey Ali! Gözlerini kapa ve beni dinle.” Hz. Ali Peygamberimizin emrettiğini yaptı. Peygamberimiz (s.a.v) ellerini Hz. Ali’nin dizlerine koydu, gözlerini kapatıp yüksek sesle üç defa “La ilahe illallah” dedi. Bu esnada Hz. Ali (r.a) dinlemedeydi. Sonra Hz. Ali (r.a) gözlerini kapatıp yüksek sesle üç defa “La ilahe illallah” dedi. Bu esnada da Peygamberimiz (s.a.v) dinlemedeydi.
[10] Peygamberimiz (s.a.v) aynısını Hz.Ebu Bekir Sıddîk’a (r.a) yaptırdı. Fakat Hz. Ebu Bekir’e (r.a) kısık sesle yaptırdı. Sonra kâmil muhakkikler, zikrullahın cehri olmasının mübtedî hakkında daha evlâ olduğunda ittifak ettiler. Çünkü cehrî zikir daha tesirli, kök salmış duyguların def’inde ve kalpden sökülüp atılmasında daha etkilidir. Cehrî zikir katı kalbe ulaştığında, bir kıvılcım çakar, aradaki perdeleri yakar. İnsanların ve cinlerin ameline denk Rabb’in cezbelerinden bir cezbe zuhur eder. Sultan-ı tevhîd senin varlık şehrine hâkim olduğunda, gönül evinde hiçbir yer kalmaz, gönül evin ağyâr şâibelerinden kurtulur. Bütün kötü sıfatlar, iyi sıfatlara dönüşür. Doğrusu bu hasletler namaz, oruç, hac ve daha başka amelleri çok yapmakla kazanılmaz. Aksine Allah Azze ve Celle bu hasletleri kendini çok zikredenlere lutfeder. Çünkü bu makam mukarrebûn makamlarının en yükseğidir. Bu makama sadece gecelerini uykusuz geçiren zâkirler ulaşabilir. Rivayete göre, Sevbân şöyle söyler: وَالَّذٖينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ “Altını ve gümüşü yığanlar”
[11] ayeti nâzil olduğunda, seferlerinin birinde Peygamberimizle (s.a.v) beraber idik. Ashaptan biri “Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilseydik de, onu edinseydik.” dediğinde, Peygamberimiz (s.a.v) “En efdali zikreden bir dil, şükreden bir kalp, imânına yardımcı mümine bir eştir.”
[12] buyurdu. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Zikrullah hariç çok konuşmayınız. Zikir hariç çok konuşmak kalbe kasvettir, kabli katılaştırır. İnsanların Allah’tan en uzak olanı, katı kalpli olanlardır.”
[13] [1] Ahzâb, 33/42.
[2] Münziri, III, 343.
[3] İbn Mâce, Edeb, 53.
[4] Suyûtî,
ed-Dürrü’l-mensûr, I, 152.
[5] Bakara, 2/152.
[6] Nahl, 16/40, 41, 42.
[7] Hud, 11/117.
[8] Enfâl, 8/25.
[9] Enfâl, 8/53.
[10] Rıfâî, Seyyid Ahmed,
Kitabü’l-burhânü’l-müeyyed, Mısır 1322, s. 43.
[11] Tevbe, 9/34.
[12] İbn Mâce, Nikâh, 5; Ahmed bin Hanbel, V, 278, 272, 366.
[13] Hindî, I, 427.