Namazın sır ve hikmetleri
“Allah Teâlâ, اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ ‘Namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.’[1] buyuruyor. Hâlbuki ben namaza devam etmeme rağmen, bu ayetin sırrını vicdanımda müşâhede edemiyorum.” dersen, sana şöyle cevap veririm: Öyle zannediyorum, sen namazın zâhirî ve bâtinî şartlarına hala riayet edemiyorsun. Yine de kendini namaz kılıp felaha erenlerden zannediyorsun. Hâlbuki namaz çetin bir iştir. Az önce beyan ettiğimiz gibi, ilmini tahsilde ve amelinde gayret gösterenler, ancak namazın sırrına nâil olur. Denir ki, Hz. Musa (a.s) İsrail oğullarının bâtınî duygularının azlığı sebebiyle, olayların zâhîrîne göre muamelede bulunuyordu. Hz. Musa (a.s) da olayların zahirini esas alıp ona göre davranıyordu. Bu yüzden Allah Teâlâ Hz. Musa’ya (a.s) Tevrat’ı altınla süslemesini vahyetti. Bu espriden dolayı, Azim olan Yüce Allah’ın azameti İsrail oğullarının kalplerinden çıktı. Biz de emsali hizlandan Allah’a sığınırız. Ey Allah rızasına tâlip kardeşim! Bil ki, namaza başlamayı isteyen kişinin önce sünen-i râtibe namazları kılması gerekir. Böyle yapmada pek çok sır ve hikmet bulunur. Allahu a’lem, kul halka karıştığı zaman, bâtınî duyguları bölünür, himmeti dağılır. Duygularının bölünüp himmetinin dağılması, halka karışıp geçimini sağlama işlerini ifa etmesi sebebiyle veya cibilliyette zaten var olan sehiv sebebiyle veya adet gereği himmetin yemeye, uykuya, kendisinin ve ailesinin haklarını edaya sarfetmesi sebebiyle olabilir. Sünneti kıldığı zaman ise, bâtinî duyguları cezbeye gelir, münacata hazırlanır. Sünnet namazla gaflet izi ve batının bulanıklığı gider, batın düzelir ve farzı edaya hazır hale gelir. Sünnet namaz bereketler indiren ve nefehatı cezbeden sâlih bir mukaddimedir. Akabinde kul farz namaza başladığında işlediği bütün günahlardan, günahın genelinden ve özelinden Allah’la olan tövbesini yineler. Genel günahlar Kitap ve Sünnette beyan edilen, şer’i şerifin işaret ettiği büyük ve küçük günahlardır. Özel günahlar ise şahsın halinin günahlarıdır. Her şahıs halinin saflığı nispetine göre değerlendirilir. Herkesin şahsına özgü haline uygun günahları bulunur. Bunu erbabı bilir. Bu sebeple, “Ebrârın iyilikleri, mukarrebûnun kötülükleridir.” denir. Namazını cemaatle kılar, sonra zahiriyle kıbleye, batınıyla ise ilahi huzura yönelir. Sonra niyetin peşine tekbir getirerek kulak memeleri hizasına kadar ellerini kaldırır. Normal haliyle parmaklarını açma ve kapama arası bırakır. Avuç içlerini kıbleye doğru çevirir. Cüneyd’in (k.s) şöyle dediği anlatılır: “Her şeyin bir saffeti vardır. Namazın saffeti ise iftitah tekbiridir.” Ebu Said Harraz’a “Namaza giriş nasıl olur?” diye sorulduğunda, o şöyle cevap verir: “Kıyamet günü Allah’a yönelip aranızda bir tercüman olmaksızın huzurunda durmuş, O sana yönelmiş, sen ise Ona münacat edip büyük bir melikin huzurunda olduğunu bilerek Allah’a yönelmendir.” Âriflerden birine, “İftitah tekbirini nasıl alalım?” diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi: “Allahü Ekber” dediğin zaman, senin de eşlik etmen gerekir. Çünkü Allah kelimesinde azamet ‘elif’ ile, heybet ‘lâm’ ile, murâkabe ve fark ‘he’ ile beraber bulunur. Sonra sağ eliyle sol elinin bileğini tutarsın. Böyle yapmada gayp perdelerinin verasını mükaşefe edebileceği gizli bir sır bulunur. Allah Teâlâ lâtif hikmetiyle insanı yarattı, şereflendirdi, mükerrem kıldı. İnsanı mahall-i nazarı, vahyin muhatabı, ruhanî-cismanî, arzî-semavî, kametini münasip ve heyetini yüce yarattı. Gönül hizasından itibaren üst yarısı semavat esrarının merkezi, alt yarısı ise yeryüzü esrarının merkezidir. Nefsin mahal ve merkezi insanın alt yarısı, ruhani ruhun ve kalbin mahalli ise üst yarısıdır. Ruhun cezbeleri ile nefsin cezbeleri hep kavgalı ve savaş halinde bulunur. Kavgaları ve savaşları sonucu galibiyet mağlubiyet açısından, ya melek lümmesi ya da şeytan lümmesi galip gelir. Namaz anında iman ve insan tabiatı arasındaki mücadeleden dolayı kavga daha da artar. Kalbi semavi olan namaz kılan kişi, merkezinden yükselen nefsin cazibeleriyle fena ve beka arasında mütereddit bir şekilde mükaşefe eder. Azaların tasarruflarının ve hareketlerinin batın manalarıyla dengeli bir irtibatı bulunur. Sağ elini sol elinin üstüne koymakla, nefsi ablukaya alır ve nefsin cezbelerinin yükselmesine mani olur. Bunun belirtisi vesvesenin defi ve namazda nefsin konuşmasının zevaliyle ortaya çıkar. Sonra ruhun cazibeleri istila ettiği, nefsin kemali, göz aydınlığı ve müşahede sultanının istilası anında baştan ayağa temellük ettiği zaman, nefis makhur ve zelil olur. Nefsin merkezi ruh nuruyla aydınlanır. İşte o anda nefsin cazibeleri kesilir. Nefis merkezinin aydınlandığı nispette ibadet yorgunluğu zail olur. Namaz kılan kıyamda başını dik tutar, bakışı ise secde mahalline olur. Kıyamı kametinin düz duruşuyla kâmil olur. Bütün bedeniyle yere bakıyorcasına ayakta durur. İşte bu diğer azaların huşuundandır. Namaz kılanın namazdaki hareketleri cansız bir cisim misali olmalıdır. Zahir ile namaz huzuru zahirin iz’anı, namazda kalbin masivadan ferağıdır. Namazda batının iz’anı bulunur. Herhangi bir şeye bağlı olmaktan kaçınır ve böylece namaza başlar. Denir ki, namaza başlamadan önce ihtiyaçlarını gidermesi kişinin fıkhındandır. Bu sebeple şu hadis varit oldu. “Akşam namazı vaktinde akşam yemeği hazır olursa, akşam yemeğini akşam namazından önce yiyiniz.” İdrar ve gaita sıkışıklığı, mestin darlığı, bir şeyi önemseme, öfke ve sinir hali gibi batıni mizacını itidalden değiştirecek durumlarda namaz kılınması edepten değildir. Hadis-i şerifte şöyle ifade edilir: “Yedi şey şeytandandır. 1) Burun kanaması, 2) Uyuklama, 3) Esneme, 4) Vesvese, 5) Sağa sola bakma, 6) Bir şeyle oynama, eğlenme ve 7) Yanılma veya şüphelenme.”[2] Abdullah bin Abbâs’ın (r.a) şöyle söylediği rivayet edilir: “Namazdaki huşû, namaz kılanın sağındaki ve solundaki kişiyi tanımamasıdır.” Süfyân’ın da şöyle söylediği nakledilir: “Huşûlu kılmayanın namazı fâsittir.” Muâz bin Cebel’den (r.a) ise daha ötesi rivayet edilir. “Namazda sağındakini ve solundakini net olarak tanıyan kişi, namaz kılmamış gibidir.” Denir ki, “Namazın dört şubesi vardır; 1) Mihrapta kâlıbın huzuru, 2) Melikü’l-Vehhâb olan Allah’ın huzurunda aklın şühudu, 3) Tereddütsüz kalbin huşuu, 4) İrtikâpsız erkânın huduu. Bu dört şubeye riayet ederek namaz kılınırsa, Rabbânî mevhibelerden şu dört şey hâsıl olur; 1) Nefsin huzuru anında kapılar açılır, 2) Erkânın huduu anında sevap hâsıl olur, 3) Kalbin huzuru anında hicap kalkar, 4) Aklın şühudu anında ise itap kalkar. Nefsi huşusuz namaz kılarsa, hatalı namaz kılan; erkânı hudusuz namaz kılan, içi boş namaz kılan; kalp huzuru olmadan namaz kılan, umursamazca namaz kılan; şühudsuz namaz kılan da, dalgınca namaz kılan bir kişidir. Bu vasıflara uygun namaz kılan ise, kâmilen namaz kılan bir kişidir.” Peygamberimizden (s.a.v) şöyle rivayet edilir: “Kul kalbi, kulağı ve gözüyle Allah’a yönelerek farz namaza başladığında, tıpkı anasından doğduğu gün gibi günahlarından arınmış bir şekilde namazından ayrılır. Yüzünü yıkarken yüzüyle yaptığı bir hatayı, ellerini yıkarken elleriyle yaptığı bir hatayı, ayaklarını yıkarken de ayaklarıyla yaptığı bir hatayı Allah bağışlar. Sonuç itibariyle, günahsız bir şekilde namaza başlar.”[3] Peygamberimizin (s.a.v) huzurunda hırsızlıktan bahsedilir. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Hangi hırsızlık daha kötü?” diye sorar. Sahabiler, “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dediklerinde, Peygamberimiz (s.a.v) “Hırsızlığın en kötüsü, kişinin namazından çalmasıdır.” buyurur. Sahibiler, “Kişi namazından nasıl çalar?” diye tekrar sorduklarında, Peygamberimiz (s.a.v), “Namazın rükûunu, secdesini, huşûunu ve kıraatini tam yapmaz.”[4] buyurur. Ammâr bin Yâsir’den rivayetle, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Kula namazından ancak şuurluca eda ettiği kadarı sevap olarak yazılır.” Diğer bir ifadeyle şöyle rivayet edilir: “Kiminiz namazı tam kılar, kiminiz ise yarısını, üçte birini, dörtte birini, beşte birini, hatta onda birini kılar.”[5] İbrahim Havvâs şöyle söyler: “Kişiye farz namazlardan dolayı nafile namazlarını kılması gerekir. Eğer farz namazları kılmazsa, nafile namazlarının sevabını alamaz. Bize ulaştığına göre, Allah Teâlâ farzını eda etmedikçe kulunun nafilesini kabul etmez. Allah şöyle buyurur: ‘Böyle birinizin durumu, borcunu ödemeden hediye veren kötü bir kişinin durumuna benzer.’” Yine İbrahim Havvâs şöyle söyler: “Halk iki hasletleri sebebiyle Allah Teâlâ’nın rahmetinden mahrum kalır; 1) Birincisi farzları yapmayıp nafileleri yapmaları, 2) İkincisi ise zâhirleriyle amel yapmalarına rağmen, batınlarında sadakat ve samimiyet göstermemeleri. Allah sadece sadakatle ve hakkıyla amel yapanın amelini kabul eder.” Denir ki, Muhammed bin Yûsuf Fergânî Hâtim Esamm’ın insanlara vaaz ettiğini görür ve şöyle söyler: “Ey Hâtim! İnsanlara vaaz ettiğini görüyorum, ama sen namazını güzelce kılıyor musun?” Hâtim, “Evet.” deyince, Fergânî, “Peki, nasıl kılıyorsun?” diye sorar. Hâtim, “Abdestimi alıyorum, haşyetle yürüyorum, namaza heybet ve sekîneyle başlıyorum, azametle tekbir alıyorum, Kur’an’ı tertîlle okuyorum, huşûyla rükûa gidiyorum, tevazuyla secde ediyorum, teşehhütte tam oturuyorum, sünnete göre selâm veriyorum ve Rabbime teslim ediyorum. Yaşadığım sürece namazımı hep böyle kılmaya çalışıyorum. Namazı bitirince, nefsimi kınıyorum, kâh namazımın kabul edilmeyeceğinden korkuyorum, kâh kabul edileceğini umudunu taşıyorum. Hep havf ve reca arasında kalıyorum. Böyle namaz kılmayı bana öğretenlere teşekkür ediyorum, soranlara ben de böyle öğretmeye çalıyorum. Beni hidayete erdirdiği için Allah’a hamd ediyorum.” Bütün bunları dinledikten sonra, Muhammed bin Yusuf “Senin gibi birisinin vaaz etmesi uygun.” karşılığını verir. Denir ki, لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى “Sarhoşken namaza yaklaşmayınız”[6] ayetindeki sarhoşluk, dünya sevgisinden veya dünyaya önem vermekten kaynaklanan bir sarhoşluktur. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Dünya adına bir şey düşünmeden iki rekât namaz kılan kişinin Allah geçmiş günahlarını affeder.”[7] Ebu Bekir Verrâk şöyle söyler: “Bazen namaz kılıyorum ve namazımı bitirip ayrılıyorum. Ama tıpkı zinadan ayrılan bir kişinin hayâsı gibi Allah’tan haya ediyorum.” Esasen bu, Allah’a karşı edebin nişanesidir. Doğrusu insanların marifeti de, kurbiyet hazzındaki seviyesine göre, namaz edebi kadardır. Elbette namazın durumu anlatılanlarla ve söylenenlerle sınırlı değildir. Maalesef bazı gruplar namazdan maksadın sadece “zikrullah” olduğunu zannederek fahiş hataya düştüler. Bu zikir hâsıl olunca da, namaza ihtiyaç kalmadığını iddia ettiler. Daha başka sapık yollara saptılar, hayali yanlışlara, dini ritüelleri ve ahkâmı mahvetmeye yöneldiler, helal ve haramı terk ettiler. Başka bir grup bu konuda hali azaltmaya sebep olan yola sülûk ettiler. Bu yanlışlardan nasıl kurtulabilirler? Çünkü onlar farzları kabul etseler bile, nafilelerin faziletini inkâr ettiler. Hali kolaylaştırmaya aldandılar ve amellerin en faziletlerini ihmal ettiler. Namazın heyetlerinin her birinde ve hareketlerinin her birinde Allah’ın sırları ve hikmetleri olabileceğini anlamadılar. Namaz hariç diğer zikirler, haller ve amellerden herhangi birinde ruh ve cisim bulunmaz. Kul dünya yurdunda amellerden yüz çevirdiği sürece hep tuğyandır. Ameller hallerle tezkiye olur. Haller de amellerle nemalanır. Bil ki, ey Allah yolunun yolcusu ve rızasını arzulayan kişi! Selef-i sâlihîn, namaz kılanın en güzel edebinin kalbin az veya çok mâsivâdan başka bir şeyle meşgul olmaması gerektiğinde ittifak ettiler. Akıllı kişiler sadece emrolundukları gibi namaz kılmak için dünyayı terk ettiler. Çünkü dünya ve meşguliyetleri kalbi meşgul ettiğinde, mahall-i münacat sevdası, ibadet ortamlarına arzu ve bâtınla rabbülberiyyata iz’an sebebiyle dünyayı terk ettiler. Zâhirle namazın huzuru zâhirin iz’anıdır, namazda masivadan kalbin boşaltılması ise bâtının iz’anıdır. İz’anlarına halel gelmedikçe zâhirin huzurunu ve bâtının gerilemesini görmediler. Düşün ve basiretli ol. Gafil davranma. Allah uğrunda hakkıyla gayret göster. Allah şöyle buyurur: وَجَاهِدُوا فِى اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِهٖ “Allah uğrunda hakkıyla gayret gösterin.”[8] Bu risale muhtasardır. Selefin kitaplarında namaz meseleleri tafsilatıyla açıklanmıştır. Benim maksadım ise mümin kardeşlerime faydalı ilim tahsili, namazı muhafaza ve Allah’ı çokça zikir etmeyi söylemekten ibarettir. Tefsir, hadis ve tasavvuf kitaplarını mütalaa ettim. Bana müyesser olanları seçtim. Namazın faziletlerini ilimden sonra yazdım. Bu kadarla iktifa ettim. Allah ihlasla, gayretle kendine yönelenleri hidayete erdirendir. Hakâik’de şöyle kayıtlıdır: Hükemadan birine “Neden fıkıh ve ilmi öğrenmedin?” diye sorulunca, şöyle cevap verir: Fıkıh kitaplarından üç mesele öğrendim; 1) Nikâh bölümüne göre, iki kız kardeşle aynı anda evli olmak nasla haramdır. Ben de dedim ki, dünya ahiretin kardeşidir. İkisini birlikte cemetmiyorum. 2) Talak bölümüne göre, Peygamberimizin (s.a.v) boşadığı kadınla evlenmek, nasla caiz değildir. İlgili ayette şöyle buyurur: وَلَا اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِهٖ اَبَدًا “Peygamberimizden (s.a.v) sonra hanımlarıyla ebedi olarak evlenmeyiniz.”[9] Ben de dedim ki, “Dünya Peygamberimizin (s.a.v) boşadığı şeydir. Onunla evlenmem caiz değildir.” 3) Buyu bölümüne göre, buğdayın buğdayla değişiminde fazlalık ribâdır. Ben de dedim ki, “Ömürden bir miktar (sa’), rızıktan bir ölçek (sa’) karşılığıdır, fazlası ise haramdır.” Denir ki, “Bu, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerindendir. Bunları iyi anla ki, doğru yolu bulasın ve sâlihlerden olasın.” [1] Ankebût, 29/45. [2] Tirmizî, Edeb, 8. [3] Dârimî, Vudû’, 44; İbn Mâce, İkâme, 173. [4] Dârimî, Salât, 78; Muvattâ, Sefer, 76. [5] Zebidî, III, 112, 116; Gazzali, İhyâ, I, 161. [6] Nisâ, 4/43. [7] Buhârî, Vudû; 24, 28; Müslim, Tahâret, 3, 4; Ebû Dâvud, Tahâret, 51. [8] Hac, 22/78. [9] Ahzâb, 33/53.
