SELÇUKLULARDA EDEBİYAT Dil Tarihî kaynaklardan edinilen bilgilere göre Oğuzlar, 10. yüzyılda Sir Derya boyları ile Aral Gölü kıyılarında, merkezi Yenikent olmak üzere, bir yabgu devleti meydana getirmişlerdir. Bu bölgelerde bazı şehirler de kuran Oğuzlar, buralarda yüksek kültürlü yerleşik bir hayata geçmiş bulunmaktadırlar. Oğuzların bir kısmı daha sonra Buhara’ya göç ederek oraya yerleşirler. 11-13. yüzyıllar arasında Hârizm’in Türkleşmesinde rol oynayan Oğuzlar, Aral Gölü ve Sir Derya yakasından Horasan’a kadar uzanırlar ve burada Büyük Selçuklu Devleti’ni kurarlar (1040). Büyük Selçuklu Devleti’ni kurduktan bir müddet sonra, büyük kütleler halinde İran, Azerbaycan yoluyla Irak ve Anadolu’ya gelerek Anadolu’yu Türkleştirirler ve bu bölgede Anadolu Selçuklu Devleti’ni meydana getirirler (1075). Böylece Aral ve Sir Derya boylarından Anadolu içlerine kadar uzanan sahada büyük bir hâkimiyet kurarlar. Ancak Oğuzların bu siyasî varlıklarına karşın 11. yüzyılda ayrı bir yazı diline sahip olup olmadığı henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Gerçi Kaşgarlı Mahmud Divanü Lugati’t-Türk’te Karahanlı Türkçesi ile öteki Türk boylarının konuştukları Türkçeyi karşılaştırırken “dillerin en yeğnisi” olarak nitelendirdiği Oğuzca ile de ilgili bir takım özelliklerden bahsetmektedir. Kaşgarlının Oğuzca hakkında verdiği bilgiler, Oğuz Türkçesinin 11. yüzyılın ikinci yarısındaki dil durumu hakkında bir fikir vermekteyse de, bunlar bir yazı dili özelliğinden ziyade Oğuz Türkçesini öteki kollardan ayıran bir ağız özelliği niteliğindedir. Çünkü Kaşgarlı, eserini yazarken o dönemdeki Türk boylarını dolaşarak malzeme toplamış ve sonra eserini yazmıştır. Bu da Oğuz şivesinin 11. yüzyılın sonunda henüz ayrı bir yazı dili halinde bulunmadığına işaret etmektedir. Bununla birlikte Oğuzca’nın zengin bir halk edebiyatına sahip bulunduğu ve Gazneliler devrinde Oğuz şiirinin varlığı tarihî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Bu dönemde Orta Asya’da müşterek bir yazı dilinin devam ettiği gözlenmekte olup henüz daha yeni yazı dilleri teşekkül etmemiştir. Gerçi Oğuz Türkçesi, bir kısım dil özellikleri bakımından Karahanlı Türkçesiyle benzerlik göstermekte, bir kısım özellikler bakımından da ondan ayrılmış görünmektedir. Fakat yeni yazı dilleri, ancak 12. yüzyılda ortaya çıkan gelişmelerle oluşmaya başlamış ve bu gelişmeye beşiklik eden bölge ise Hârizm bölgesi olmuştur. İşte Oğuz şivesinin Karahanlı Türkçesi’nden ayrılmaya başladığı dönem de 12-14. yüzyıllar arasını kapsayan dönem olmuştur.
- yüzyıl sonlarında 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından çeşitli Türk boyları Anadolu’ya gelip yerleşirler. Anadolu’ya gelen bu boyların çoğunluğunu Oğuzlar meydana getirdiği için burada teşekkül eden edebî lehçenin esasını da tabii olarak Oğuzca teşkil eder.
Anadolu’ya gelen Oğuzlar buraya bütün edebî geleneklerini de getirerek Orta Asya ile olan bağlarını da devam ettirmişlerdir. Bunun yanında öteki şivelerin edebî mahsulleri de çeşitli vesilelerle buralara gelmiştir. Bu bakımdan Selçuklular devrindeki Anadolu Türkleri ile doğudaki diğer Türkler arasında sağlam bir kültür münasebeti bulunmaktadır. Ancak Anadolu’ya gelen bu Oğuzların yazılı bir edebiyatlarının olup olmadığı ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulması ile başlayan dönemin 13. yüzyıldan önceki dil durumu tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Başka bir ifadeyle Anadolu’da gelişen edebiyatın 11. yüzyılın ikinci yarısından 12. yüzyılın sonlarına kadar Oğuzca özellikleri yansıtan bir eser elimizde mevcut değildir. Bu da Oğuzların 12. yüzyılın ortalarına kadar Karahanlı yazı diline bağlı bulunduklarını göstermektedir.
Edebiyat - İzzeddin Keykâvus’un (hükümdarlığı: 1246-1261) destani bir eser olan Dânişmendnâmeyı kendi yazıcısına Türkçe yazdırmıştır. Bu da Selçuklu sarayında Türkçeye verilen önemi göstermektedir. Ayrıca İlhanlılar zamanında, Türk ve Moğol boylarına ve orduya yazılan fermanların Türkçe olması da, Türkçenin bir devlet dili olarak kullanıldığının kanıtıdır. Bu şartlar altında Anadolu Selçukluları devrinde Türkçe bazı edebi eserler meydana getirildiği görülmektedir. Bu eserlerin karakteristik özellikleri, din, tasavvuf ve kahramanlık konularını ön planda tutmalarıdır. Çünkü 13. yüzyılda Anadolu Türk halkının en çok rağbet edip öğrenmek istediği konuların başında, İslâm dininin temel bilgileri, savaş ve kahramanlık hikâyeleri yer almaktadır.
- yüzyılda Anadolu’nun siyasal ve ekonomik durumu, özellikle Moğol istilalarıyla başlayan maddi ve manevi çöküntü, tasavvuf cereyanını güçlendirmiştir. Tasavvuf, 13. Yüzyılda Anadolu’da sosyal buhranlar, istilalar, isyanlarla mustarip insanların gönüllerini aşka ve Allah’a kanatlandırmada bir ümit ve teselli kaynağı olmuştur. Bu yüzden de büyük merkezlerde İran tasavvuf edebiyatının ürünleri pek rağbet görmüştür. Ayrıca Doğu’dan gelen Yesevi dervişleri de Ahmet Yesevi’nin sofiyane şiirlerini Anadolu’ya getirmişlerdir. Böylece Arap ve Fars tasavvufunun etkisi altında kalan Türk sofileri de, daha geniş bir halk kitlesine hitap etmek amacı ile Türkçe yazmaya mecbur kalmışlardır. Mevlâna’daki Türkçe ibareler, Sultan Veled’deki Türkçe beyitler, Ahmed Fakıh’in Çarhnamesi, Şeyyad Hamza’nın manzumeleri bu ihtiyaç etkisi ile ortaya konmuş eserler olarak kabul edilmektedir.
Selçuklu dönemi edebiyatının önde gelen ve tanınmış olan eserleri hakkında kısaca bilgileri verdikten sonra Battalname’ye geçeceğiz.
Salsalaname Tahminen 13. yüzyılda nazım nesir karışık olarak kaleme alınmış bir kahramanlık hikâyesidir. Salsal adlı bir devin Hz. Ali ile savaşını ve sonunda yenilerek telef olduğunu anlatmaktadır.
Şeyh-i Sanan (Şeyh Abdürrezzak) Destanı Gülşehri, 14. yüzyılın başlarında yazdığı Mantıkuttayr adlı eserinde, kendisinden önce yazılmış manzum bir Şeyh-i Sanan hikâyesinden bahsetmektedir. Mantıkuttayr’ın yazılış tarihi 1317olduğuna göre, bugün elimizde olmayan Şeyh-i Sanan hikâyesinin de bu tarihten önce, muhtemelen 13. yüzyılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Hikâyenin konusunu, Yemen taraflarında Sanan diyarında Abdürrezzak adında bir şeyhin rüyasında gördüğü bir Hıristiyan kıza âşık olması, kızın arzusu ile dinini değiştirmesi, bunun üzerine müritlerinin şeyhlerini terk etmeleri, sonra müritlerin yeniden şeyhlerinin peşine düşmeleri, nihayet şeyhin tekrar hidayete ermesi ve Hıristiyan kızın Müslüman olması şeklinde gelişen olaylar teşkil etmektedir.
Danişmandname - yüzyılda İç Anadolu’da Bizans’a karşı yaptığı fetihlerle şöhret bulan Danişmend Gazi’nin adı etrafında teşekkül etmiş fetih menkıbelerinden oluşan destani roman niteliğinde bir eserdir. Danişmendnâme de Battalnâme gibi İslâm’ın cihat ve gaza örgüsüne dayalı olarak meydana getirilmiştir. Bu bakımdan iki eser arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır. Bu sıkı ilişki yüzünden Danişmendname’yi Battalnâme’nin devamı olarak kabul edenler bile olmuştur.
Dânişmendnâme, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle İbn- i Âlâ tarafından 1245yılında, gaziler arasında dolaşan menkıbelerin derlenmesi sonucu meydana getirilmiştir. İbn- i Ala’nın bu eseri, daha sonra Tokat Kalesi dizdarı (kale bekçisi) Arif Ali tarafından manzum ve mensur olarak yeniden kaleme alınmıştır. Bu ikinci yazılış konusunda araştırıcıların çoğu II. Murad devrinde (1421-1451) kaleme alındığı konusunda birleşirler. Bugün mevcut nüshaların hepsi Arif Ali’nin yazdığı nüshayı aksettirmektedir. Bu eserin yurt içi ve yurt dışı kütüphanelerinde pek çok nüshası bulunmaktadır.
Behcetü’l-Hadaik Tam adı Behcetü’l-hadâik fi mev’izeti’l-halâik’tır. Nâsırüddin b. Ahmed b. Muhammed tarafından yazılmıştır. Yazıldığı yer ve tarih kesin olarak bilinmemekle birlikte, 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başlarında Anadolu’da kaleme alındığı tahmin edilmektedir.Dini ve ahlaki konuları içine alan eser, Arapça ve Farsça yazılmış çeşitli vaaz kitaplarından yararlanılarak meydana getirilmiş bir vaaz kitabı niteliği taşımaktadır. Eser “meclis” adı verilen kırk bir bölümden oluşmaktadır. Kitapta Kur’an, âlimler, Allah’ın fazlı, ölüm, sabır, ibadet, fitre, zikir gibi konular; Receb, Şaban, Ramazan, Zilhicce gibi ayların faziletleri; Ramazan ve Kurban Bayramları; Arife, Cuma, Aşure, Kadir, Miraç gibi önemli gün ve geceler; Hz. Âdem’in cennetten çıkarılışı; Hz. Musa’nın Firavunu imana daveti, Hz. Yusuf Kıssası, Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi, Hz Muhammed, Yakup, Yusuf, İbrahim, Musa peygamberlerin vefatları, ayrıca pek çok ayet ve hadisin anlamları üzerinde durulmaktadır.
Kıssa-i Yusuf En eski dini hikâyelerden biri olan Yusuf u Züleyha hikâyesi, kaynağını Tevrat’tan alarak değişik biçimlerde günümüze kadar gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “ahsenü’l-kasas” (hikâyelerin en güzeli) olarak nitelendirilen bu kıssa, daha İslâmiyet’in ilk çağlarından beri dinî biçimiyle okunup söylenmeye, hatta bir aşk hikâyesi olması bakımından da manzum ve mensur olarak “Destan-ı Yusuf, Kıssa-i Yusuf, Yusuf u Züleyha, Ahsenü’l-Kasas” gibi değişik isimler altındahikâye hâlinde yazılmaya başlanmıştır. Türk Dili ile Kıssa-i Yusuf’u ilk defa Ali adlı bir şair yazmıştır. Yalnızca Kıssa-i Yusuf ile tanınan şairin hayatı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Ancak eserindeki Oğuz ve Kıpçak Türkçesi özelliklerine bakılarak 12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarında Hârizm sahasında yaşamış olduğu tahmin edilmektedir. Türk diliyle yazılmış ilk Yusuf kıssası olarak kabul edilen eserin değişik şivelere ait dil unsurları taşıması, onun hangi sahaya ait olduğu hususunda tereddütlü bir durum ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden de araştırmacılar eseri değişik sahaların dil yadigârı olarak değerlendirmişlerdir. Brockelmann onu Eski Osmanlı Türkçesinin ilk eserlerinden biri olarak kabul ederken, Fuat Köprülü de 14. yüzyıl Kıpçak edebiyatı mahsullerinden saymaktadır. Ahmet Caferoğlu ise eserin Orta Asya’da Hârizm sahasının Oğuzlarla meskûn bir bölgesinde yazılmış olabileceğini belirtmektedir. Bu durumda eserin hangi sahaya ait olduğu konusu yeterince açıklığa kavuşmuş değildir. Ancak 14. yüzyılda Mahmut isimli bir şairin Kırım Türkçesiyle yazdığı ve muhtemelen aynı asırda Halil oğlu Ali adlı başka bir şair tarafından Oğuz Türkçesine çevrilmiş bir başka Yusuf u Züleyha mesnevisinin varlığı, Ali’nin eserinin de Kırım Türkçesiyle yazılmış olabileceğini akla getirmektedir.
Kuduri Tercümesi Ebû Hüseyn Ahmed b. Muhammed el-Kudûrî el-Bağdâdî’nin (ö.1037), Hanefî mezhebinin görüşlerini ortaya koymak için yazdığı el-Muhtasar adlı Arapça eserin tercümesidir. Eser yer yer Karahanlı Türkçesi özellikleri taşımakla birlikte, bazı Kıpçakça özellikler de ihtiva etmektedir. Ancak eser esas olarak Oğuz Türkçesinin 13. yüzyıl öncesi özelliklerini yansıtmaktadır. Karışık bir yapıya sahip görünen Kuduri Tercümesi, dil yapısı bakımından Behcetü’l-hadâik ile benzeşmektedir. Kudûrî Tercümesi, eski Türk edebî yazı dilinden, İslâmiyet sonrası Oğuz yazı diline geçiş basamağında bulunan bir eser olarak kabul edilmektedir.
Feraiz Kitabı Farsça yazılmış bir fıkıh kitabından Fakih Yakut Arslan tarafından Türkçeye tercüme edilmiş dinî muhtevalı bir eserdir. Adından da anlaşılacağı üzere fıkhın feraiz (miras dağıtımı) ile ilgili konularını ihtiva etmektedir. Tercüme tarihi belli olmamakla birlikte 13. yüzyılda Anadolu’da yazıldığı tahmin edilmektedir. Eserin 1343 yılında Miskin Abbas adında biri tarafından istinsah edilmiş bir nüshası Bibliotheque Nationale’deki Türkçe yazmalar bölümünde bulunmaktadır. Bünyesinde Doğu Türkçesi Özellikleri ihtiva etmesi bakımından Behcetü’l-hadâik’la bir benzerlik gösterir.
Mevlana’nın Eserleri Mevlânâ, zamanındaki edebiyat dilinin Farsça olması sebebiyle eserlerini Farsça yazmıştır. Belli başlı eserleri Dîvân-ı Kebîr, Mesnevî, Fîhi Mâfîh, Mektûbât, Mecâlis-i Seb’a’dır. Mesnevi, Mevlânâ’nın İslâm dünyasında bir mukaddes kitap saygısıyla tanınan ve sevilen eseridir. Fâilâtün fâilâtün fâilün vezniyle ve mesnevi tarzıyla yazılan bu eser, 25618 beyit hacmindedir. Fihi Mâfîh, Mevlânâ’nın, meclislerinde yaptığı sohbetlerin müritleri tarafından not edilmesiyle oluşturulmuş mensur bir eserdir. Kitapta 70’ten fazla sohbet yer almaktadır. Mektubât, Mevlânâ’nın bir araya getirilen mektuplarından oluşmaktadır. Mecalis-i Seba ise, Mevlânâ’nın yedi vaazını bir araya toplayan kitaptır. Mevlânâ’nın Türkçe herhangi bir eseri yoktur. Ancak Farsça şiirlerinin arasında Türkçe sözlere yer vermiş, zaman zaman şiirleri arasında Türkçe mısralar sıralamış; bazen bir mısraın yarısını Farsça öteki yarısını Türkçe söylemiş, nitekim iki üç beyit tutarında küçük bir manzumecik meydana getirmiştir.
Ahmed Fakih ’in Eserleri Ahmed Fakih adına kayıtlı iki eser bulunmaktadır. Bunlardan ilki Çarhnâme adıyla meşhur olan kaside biçiminde yazılmış 100 beyitlik bir manzumedir. Asıl adı “Çarhnâme-i Ahmed Fakîh Der Bîvefâî-i Rûzigâr” olup, Eğridirli Hacı Kemal’in derlemiş olduğu Câmiü’n-nezâir adlı şiirler mecmuasında bulunmaktadır. Anadolu Türkçesinin en eski örneklerinden biri olarak kabul edilen bu eserinde Ahmed Fakih, dünyanın faniliğinden, dünya zevklerine kapılmamak gerektiğinden, kıyamet gününün dehşet ve korkusundan söz edip ölümü hatırlatmaktadır. Ayrıca dünyada ahiret için hazırlanmak gerektiğini söyleyerek sabırlı ve alçak gönüllü olmak gibi, bazı ahlâkî güzellikleri de telkin etmektedir. Ahmed Fakih adına kayıtlı olan ikinci eser ise Kitâbu Emâfı Mesâridi’ş-şerifedittir. 339 beyit tutarındaki bu esermesnevi biçiminde yazılmıştır. Arada yer yer gazel tarzında kafıyelenmiş beyitler de vardır. Eserin sonunda yer alan Kudüs hakkındaki övgüler ise hece ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Bu eserinde Ahmed Fakih, hac intibalarını ve hac seyahati sırasında gezip gördüğü ve ziyaret ettiği Şam, Kudüs, Mekke, Medine gibi şehirleri ve buralardaki kutsal yerleri anlatmaktadır.
Hoca Dehhani Hoca Dehhani’ninI. Alâeddin Keykubad veya III. Alâeddin Keykubad zamanında yaşadığı tahmin edilmektedir. Eldeki bilgilere göre Anadolu’da din dışı konularda eserler verip bu yolda kaside ve gazel söyleyen ilk şairin Dehhânî olduğu kabul edilmektedir. Bu bakımdan klasik Türk edebiyatının ilk örnekleri, Dehhânî’nin elimizdeki şiirleridir. Dehhânî adına kayıtlı biri kaside dokuzu gazel olmak üzere on şiir günümüze gelmiştir. Ayrıca kaynaklarda Dehhânî’nin, Sultan III. Alâeddin Kuykubad’ın emri ile onun adına 20.000 beyitlik Farsça bir Selçuklu Şehnamesi yazdığı da kayıtlıdır.
Sultan Veled’in Eserleri Hemen her alanda babasının izinde yürüyen Sultan Veled eserlerini Farsça yazmıştır. Farsça Divanı, İbtidanâme, Rebâbnâme. İntıhânâme isimlerinde üç mesnevi ve Maârif adında, bir de mensur eseri vardır. Sultan Veled’in bu Farsça eserlerinin içinde bazen gazel şekliyle, bazen de mesnevi biçiminde söylenmiş Türkçe beyitler bulunmaktadır. Bunlar konuları bakımından Farsça manzumelerinden ayrılmayan, dinî tasavvufî, ahlâkî akidelerle, babasının şöhretini Türk halkı arasında yaymak için yazılmış şiirlerdir. Bu Türkçe beyitlerin Türk dili tarihi bakımından değeri oldukça fazladır. Sultan Veled’in bugüne kadar tesbit edilebilen Türkçe beyitlerinin sayısı 367’dir. Bunların 76 tanesi İbtidanâmede (1291), 162 tanesi Rebâbnâme’de (1301), 129 beyit ise Divan’ında bulunmaktadır. Divan’ındaki bu manzumelerden 28 tanesi tamamen Türkçe, ötekiler ise Türkçe-Farsça mülemma(karışım) şeklindedir.
Şeyyad Hamza Eski Anadolu Türkçesinin önde gelen şairlerinden olan Şeyyad Hamza’yı ilk kez ilim âlemine tanıtan Fuat Köprülü olmuştur. Köprülü, onun hakkında şu bilgileri vermektedir: “Şeyyad Hamza Hicrî yedinci asırda yetişmiş, mesleğini halk arasında neşr ve talimle uğraşan sûfî bir halk şairi olup bâtınî mezhebe sahip babalardan biridir. Câmiunnezâir’de şiiri bulunduğuna göre eserleri ve hatırası kısmen onuncu asra kadar yaşamıştır. Aruz vezninden ziyade hece vezni ve halk lisanıyla tasavvufî, ahlâkî manzumeler yazdığı muhakkaktır, fakat eserleri kaybolmuş olmalıdır… Yedinci asır Anadolu şairleri arasında, mutasavvıf halk şairi olmak itibariyle, bilhassa edebiyat tarihimiz bakımından hiç ihmal edilemeyecek bir mevkie sahiptir. İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde onun sair bazı manzumeleri ele geçebilir.” Son yıllarda yapılan araştırmalarda, Şeyyad Hamza’ya ait yeni şiirlerin ortaya çıkmasıyla edinilen bilgiler ışığında, onun 1348 yılında hayatta olduğu, en iyimser tahminle 13. yüzyılın son çeyreği ile 14. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olduğu kesinlik kazanmıştır.
Yunus Emre Türk milletinin yetiştirdiği en büyük şairlerden biri olmasına rağmen hayatı hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Bu durum biraz da hayatının efsaneleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Onun destanî hayatı Hacı Bektaş-ı Velî Velayetnamesinde anlatılır: Yunus Emre hakkında anlatılan menkıbelerden biri de onun şiirleriyle ilgilidir. Bu rivayete göre Yunus üç bin şiir söylemiş. Bunlar bir divan halinde toplanmış. Bu divan Molla Kasım adlı mutaassıp bir hocanın eline geçmiş. Molla Kasım bir su kenarında oturup divanı okumaya başlamış. Şeriata uygun görmediklerini okudukça yakmış. Bu şekilde şiirlerden bin tanesini yakınca usanmış, bin tanesini de suya atmış. Üçüncü bine başlayınca Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme Seni sığaya çeker bir Molla Kasım gelir beytine rastlayınca Yunus’un kerametine inanmış, erenlerden olduğunu anlamış, divanı öpüp başına koymuş. Ne çare ki elde bin şiir kalmış. Yunus’un o yakılan bin şiirini gökte melekler, denize atılan bin tanesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktadır.
BATTALNAME Destanlar tarihin bir şey söylemediği
tarihsel dönemlerin ışık tutan yegâne kaynaklarıdır. Destanlar adeta milletlerin masallaştırdıkları tarihleri olup, yaşanan sosyal olayların bıraktığı izler zaman içerisinde, halkın muhayyilesi ile yoğrula yoğrula şekillenir. Zaman ve mekân bakımından değişikliğe uğrasa da toplum hayatında yaşananlara ait izleri hep muhafaza edilirler. Destanlar ortaya çıktıkları dönemde halk değerleri içerisinde önemli bir yere sahip;
meziyetleri (yiğitlik, mertlik) öne çıkararak, özellikle milletlerin tarihlerindeki
“Yeni Kuruluş” dönemlerinde hasımlarla yapılan mücadelelerde halkın birbiri ile ve vatanları ile kenetlenmelerine hizmet ederler.
Battal Gazi ve destanı da bu bağlamda yani
Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması döneminde Bizanslılarla yapılan mücadelelerin ortaya çıkardığı kahraman ve bu
kahramanın yiğitliğini anlatan hikâyesidir. Bizans aleyhine sürdürülen mücadeleler sırasında temayüz eden Battalgazi, Bizans’ın Anadolu’daki askeri ve siyasi direncini kırarken arkadan gelen Türk-İslam unsurlarının Anadolu’yu vatanlaştırmasına zemin hazırlamıştır. Battal Gazi’nin destanlarında ve menkıbelerinde tasvir edilen tarihi ve menkıbevi kahraman şu şekilde tarif edilmektedir: “Asıl adı Abdullah’tır. Ancak Ebu Hüseyin, Ebu Yahya ve Ebu Muhammed künyeleriyle de bilinir. Battal onun lakabıdır. Babasının adı “Omar” veya “Amr”dır. Dımaşklı (Şamlı) olduğu sanılıyor. Malatya doğumlu olduğu da zikredilmektedir. Ne zaman doğduğu belli değilse de 740 yılında Afyonkarahisar yakınlarında bulunan Akronion mevkiinde Bizans kuvvetleriyle giriştiği çarpışmada şehit düştüğü genel kabul gören bir bilgidir.” Anadolu’nun İslamlaşma sürecine hızla girdiği kabul edilen dönem Emevi Halifesi Hişam b. Abdülmelik (724-743) devridir. Bu dönemdeki fetih hareketleri sırasında temayüz eden önemli komutanlardan biri de Abdullah el Battal’dır. Sonraki dönemlerde efsanevi bir kişilik haline getirilip yanlış ve abartılı bir takım olayların içerisinde gösterilen Abdullah el Battal 740 yılında Afyonkarahisar yakınlarındaki Akroinos mevkiinde Bizans ile yapılan savaş sırasında şehit düşmüştür. Efsanevi kişiliği ağır basan Abdullah el Battal’ın Bizans kuşatmasına katıldığı, tarihleri farklı verilse de (İbnü’l Esir 731-733, Taberi736 tarihleri verilir.) Muaviye b. Hişam’ın genel komutanlığındaki bir birliğin komutanı olarak Bizans kuvvetleriyle yapılan bir savaşta imparatoru esir aldığı nakledilir. Esir edilen imparatorun, III. Leon mu yoksa V. Konstantin mi olduğu konusunda farklı bilgiler verilmektedir. Abdullah el Battal’ın Akranios Savaşı’nda şehit düşmesi üzerine Bizans kuvvetleri sınır bölgelerindeki garnizonları tehdit etmiş ve Malatya’yı kuşatmıştır. Armeniakan theması (eyaleti) generali Aşkivaş komutasındaki Bizans ordusu şehir civarını tahrip ve yağma etmiştir (741). Malatya halkı şehrin kapılarını kapatıp, Al Ruşafe’deki halife Hişam’a haberci göndererek yardım isterler. Halife Hişam, haberci ile birlikte Malatya’nın yardımına bir süvari birliği gönderir. Ancak Bizans kuvvetleri geri çekilmiştir. Fakat birlik, şehir yeniden imar edilene kadar burada kalır. Hatta bu kuşatma sırasında şehri savunan askerlerin azlığından dolayı, Müslüman kadınlar başlarına sarık sarmak ve erkek kıyafetleri giymek sureti ile kale burçlarında ve surlar üzerinde şehri savunduklarına dair İslam tarihinde kayıtlara rastlanmaktadır. Gerek Battal Gazi’nin dürüst, samimi, cesur, adil, yardımsever ve dindar kişiliği üzerinde gerekse kentin dışarıdan gelen bir saldırı karşısında kadınların savunma savaşında üstlenmiş olduğu rol, kent bilinci açısından not edilmesi gereken hususlardır. Battal Gazi, Anadolu gaziliğinin örnek şahsiyetidir. Bu idealin Anadolu’daki sembolü insanımızın dilinde bin iki yüz yetmiş altı yıldır “Battal Gazi” “Seyyid Battal” “Seyyid Gazi” gibi isimlerle anılan Abdullah el Battal’dır. Allah onun adını halkın gönlünde ve dilinde ölümsüzleştirmiştir. Öyle ki bu gerçek şahsiyet halkın dilinde anlatıla anlatıla efsaneleştirilmiş ve bir “Battalname” geleneğine dönüştürülmüştür. Halk kendisine iyilik yapanlara, hayatını insanın ve insanlığın mutluluğu için feda eden yiğitlere hak ettikleri ilgiyi onları unutmamakla göstermiştir. Onun, Anadolu halkına yaptığı en büyük iyilik, Anadolu insanıyla İslam arasındaki en büyük engellerden biri olan Bizans yönetimini en olmadık usullerle ve ferdi kahramanlıklarla yerinde vurması, halkın zihnindeki Bizans mitini yıkmasıdır. Battal Gazi şüphesiz ki Anadolu’nun İslamlaşmasında ilk sembolleştirilen tarihi kişilik olmuştur. Onu unutulmaz kılan vicdanlar, onun Şamlı (Dımaşk) ya da Malatyalı olduğunu da dikkate almamışlardır. Daha sonraki yüzyıllarda, halkın gönlünde taht kuracak olan Danişmend Gazi Ahmet de, Osman Gazi de Anadolu’nun İslamlaşmasında ortaya koydukları samimi mücadeleleri onların da tıpkı Battal Gazi gibi sembol şahsiyetler haline getirmiştir. Müslümanların mücadele halinde olduğu Bizans toplumu da kendi kahramanlarını doğurmuştur. Battal Gazi’nin yaşadığı ve mücadele verdiği yıllarda yaşadığı varsayılan Dhighenes Akritas bunlardan birisidir. Anadolu’ya Türk akınları
359 yılında Hun akınları ile başlamıştır.
VII. Yüzyıl başlarında İslamiyet’in doğuşu ile birlikte güçlenen İslam devleti Anadolu’ ya akınlar yapmaya başlamış, Abbasiler döneminde İslam’ı seçen Türklerden oluşturulan İslam ordularının Anadolu akınları
VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşarak devam etmiştir.
1071 yılına gelinceye kadar Anadolu’nun doğu sınırları Müslümanlarla Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren bölgeler olagelmiştir. Özellikle
Tarsus-Malatya doğrultusunda çizilecek hattın kuzey ve güneyi büyük ölçüde devamlı mücadele sahası olan bir bölge olmuştur. İşte
Battal Gazi Destanı bu tarihsel bağlamda doğmuştur
. Arap ve Türk edebiyatında özellikle halk romanlarındaki
yiğit ve cengâver Battal Gazi ile eski adıyla Akroinon yeni adıyla
Seyitgazi kasabasında büyük bir külliyenin içerisinde yatan
Abdullah El Battal’ın aynı kişi olup olmadıkları kesin olarak bilinememekle beraber; bu büyük destan kahramanının yaşayıp yaşamadığı hakkında her hangi bir münakaşaya lüzum görmüyoruz, zira hem matbuatta, hem halk şiirinde hem de halk geleneğinde
Battal Gazi yaşamış ve yaşamaktadır. Battalname, Seyyid Battal Gazi’ye ait kahramanlık hikâyelerini içine alan bir eserdir. Battal Gazi, 8. yüzyılda Emevilerin Anadolu’da Bizanslılara karşı açtıkları savaşlarda “Battal” (kahraman) lakabıyla ün kazanmış Müslüman bir Arap kumandanı olup asıl adı Abdullah’tır. Bu Müslüman kumandan hakkında söylenen kahramanlık hikâyeleri ve menkıbeler, 11. yüzyıldan itibaren Türkler arasında büyük rağbet görmeye başlamış ve Battal Gazi, gazi-veli hüviyetiyle yüceltilerek destan kahramanı haline getirilmiştir. Battalname’de Battal Gazi’nin Anadolu’da Hıristiyanlarla yaptığı savaşlar konu edilmektedir. Bu savaşlarda merkez saha genellikle Malatya yöresidir. Savaşlar İslâmiyet-Hıristiyanlık mücadelesi şeklinde dini bir hüviyet taşır. Cihat ve gaza ruhu kendini kuvvetli bir biçimde hissettirir. Battal Gazi bu savaşlarda bir “evliya” karakteri sergiler. Devlerle savaşır; okuduğu dualarla büyüleri bozar; ateşte yanmaz; göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler aşar; Hızır’la yoldaştır, sıkışık zamanlarda ondan yardım görür.Kâfirleri İslâm’a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür. Her savaşın sonunda elde ettiği malı mülkü din uğruna savaşan yiğitlere dağıtır. Türk gazi tipinin mükemmel bir örneğini aksettiren Battal Gazi, gerek kahramanlığı, gerekse evliya karakteriyle Anadolu insanı üzerinde son derece etkili olmuştur. Bu yüzden de Battalnâme Anadolu halkı arasında asırlarca sözlü olarak yaşamıştır. Ayrıca Anadolu dışında yaşayan Türk toplulukları arasında da sevilmiş, yazılıp okunmuştur. Tamamen Müslüman Türk geleneklerine göre meydana getirilmiş olan Battalnâme’nin yazıya geçiriliş tarihi henüz kesin olarak tayin edilememekle birlikte, eserin 11.-12. yüzyıllarda Danişmendliler zamanında söylendiği ve Danişmendnâme’nin yazılış tarihi olan 1245’den önce yazıldığı tahmin edilmektedir. Battalnâme’nin bugün bilinen nüshaları arasında yazıldığı döneme ait olanı yoktur. Eldeki nüshalar daha sonraki dönemde yazılmışlardır. Bilinen en eski nüsha 1436 tarihini taşımaktadır. Battalnâme, Darendeli şair Bakai (ö. 1785) tarafından 1769’da manzum olarak da yazılmıştır. Battal Gazi Destanı 8.yüzyılda başlayıp İstanbul’un Sultan Mehmet tarafından fethine kadar beş yüz yıl devam etmiş, önce Arap-Bizans sonra Türk-Bizans mücadelesinin atmosferi içinde doğmuş bir destandır. Battalname’de8.Yüzyılda Anadolu’da Emevilerin Hıristiyan Bizanslılara karşı açtığı savaşlarda Battal lakabıyla ün kazanmış bir Müslüman kumandanın kahramanlıkları anlatılmaktadır. Mervan’ın oğlu Mesleme’nin (715) İstanbul kuşatmasında, kahramanlıklarıyla büyük ün yaptığından kendisine Battal (kahraman) lakabı verilmiştir. Battal Gazi, Arap tarihçilerine göre Emeviler devrinde meydana gelen İstanbul kuşatmasında üstün kumandanlık ve yiğitlik vasıfları göstermiş Abdullah adlı bir kahramandır. 740 yıllarında Hristiyanlarla yapılan savaşta ölmüştür. Eskişehir’de Akroin denilen yerde vefat etmiştir. İstanbul surları dibinde gömülü olduğuna inanılır. Malatyalı ve Şamlı diyenler olduğu gibi Emeviler hizmetinde çalışan bir Türk olduğu da söylenir. Battalname’nin özeti şöyledir; “Bir gün Hz. Muhammed ashabıyla otururken vahiy gelmediğinden bahisle güzel mevzulardan konuşulmasını ister. Ashabdan Abdülvehhab, Rum vilayetinden bahseder. O anda gelen vahiyde bu vilayetin iki yüzyıl sonra Cafer adında bir yiğit tarafından Müslüman edileceği bildirilir. Hüseyin Gazi, peygamber soyundan bir kişidir. Malatya’ya yerleşmiştir Malatya’nın önde gelen kişilerindendir. Bir oğlu vardır ve adı
Cafer‘dir. Hüseyin Gazi
, bir av esnasında Rum beylerinden Mihriyayil tarafından hile ile öldürülür. Cafer genç bir delikanlı iken babasının katillerini öldürür ve Serasker olur. Bundan sonra Kayser ordularıyla yapılan iki savaşta Cafer üstün başarılar gösterir ve Malatya beylerinin güvenini kazanır. Kayser, Ahmer komutasındaki bir başka orduyu Malatya üzerine gönderir. Cafer, Ahmer’le yaptığı ferdi mücadeleyi kazanır. Bunun üzerine Ahmer, Müslüman olur. Kendisine Cafer tarafından «Ahmet» ismi verilir. Ahmet de Cafer’ e «Battal» ismini verir. Bu andan itibaren Battal Gazi Bizanslarla girdiği sayısız savaşta gösterdiği kahramanlıklar destansı bir dille anlatılır. Artık Anadolu’da Müslümanlar açısından Bizans tehlikesi bertaraf edilmiş Battal Gazi de Medine’ye yerleşmiştir. Ancak Battal Gaziden aman dilemiş Kayser Kanatur, Battala verdiği sözü unutur ve Malatya üzerine ordu gönderir. Ordu şehri yakıp yıkar Battal durumu işitince topladığı ordu ile Kayser ile savaşır. Kayser Nesih kalesine saklanır. Battal kaleyi kuşatır
. Kale duvarının dibinde dinlenmek amacıyla uzanır ve uyur. Kaleden Battalın uyuduğunu gören Kayser ‘in kızı O’na âşık olur
. Gelmekte olan Bizans ordusundan haberdar etmek için bir not yazar ve bu notu taşa sararak O’na atar. Uyandırmak için âşığı tarafından atılan taş Battalın başına değer ve Battalı öldürür. Prenses Battalın öldüğünü görünce kederinden kendi hançeri ile kendini öldürür.”
Battalname destanında mekân; Malatya ve Harput’tan İstanbul surlarına kadar olan bölgedir.
Battalname destanının dil özellikleri; Battalname nesir halinde kaleme alınmakla beraber içinde bazı manzum bölümler de bulunmaktadır. Battalname üslubu, hatta kelimeleri cümle kuruluşu ile
Dede Korkut Hikâyelerine benzer. Örnek: “Seyyit, yürüdü kaleyi dolaştı ki fırsat bula, kaleyi ala. Bir yere vardı, gördü ki su gider. Ol suyu gözetti. Su geldi, bir deliğe girdi. Seyit eyitti: “İş bu hisara gider, eğer çare olursa iş bundan olur.” dedi. Battalname’de olağanüstülükler, abartmalar, kutsi özellikler de yer almaktadır. Örneğin,
Aşkar: Battal Gazi’nin atıdır. Gökten inmiş hatta Kâbe toprağından yaratılmıştır. Hz. Âdem’den beri peygamberlerin, Hz. Muhammet’in (s.a.s), Hz. Ali ve Hz. Hamza gibi yiğitlerin atı olmuştur. Ölümsüz at, Battal’ı nice bela ve felaketlerden kurtarmaktadır. Battal Gazi’nin amacı, İslam’ı dört bir yana yaymaktır. Battal Gazi, İslam’ın bütün emirlerini ahlâkını, adâlet, şefkat ve insaniyet hükümlerini yerine getirir. Zayıfı, düşkünü kadını öldürmez, asla şarap içmez ve harama bulaşmaz. İslam ilimlerini ve diğer dinleri oldukça iyi bilir. Dürüst, adaletli, alçak gönüllüdür. Tam bir Müslüman hayatı sürdürür. Derin bir manevi aşkı vardır. Cesurdur, hiçbir şeyden korkmaz. Tek başına bir orduya karşı savaşır. Bizanslılar, Hıristiyanlar, İslam’ı kabul etmeyen bütün din mensupları, Mecusiler, ateşperest ve putperestlerle vuruşur. Hepsini İslam’a davet eder. Olağanüstü yetenekleri vardır, keramet gösterir. İnsanların yanında olağanüstü varlıklarla da; devler, cinler, gulyabanilerle de vuruşur. Bu savaşlar esnasında ona peygamber ve evliyalar yardım eder. Her savaş sonunda ganimetten pay almaz, ganimeti din uğruna savaşan askerlere dağıtır. Kendi sembolik bir şey alır. Örneğin bir kılıç alır. Battalname’de dikkati çeken bazı olağanüstülükler, daha 14 yaşında iken bileği bükülmez kahraman olması, silah kullanması ve her dem yeni bir icatla en büyük tehlikelerden kurtulmasıdır. Battalname’de İslam’ı netkisini bir kısa bölüm ile ifade edelim: Akdağ’da düşmanın deniz gibi olduğunu gören Battal Gazi ellerini göğe açarak: “Ey ulu Allah’ım! Bütün zorlukları kolaylaştıran sensin. Ne olur bu zayıf kuluna biçareye lütfunu ihsan et. Bu melunları bu alçakları, din düşmanlarını benim önümde boyun eğdir. “diye dua eder. Afyonkarahisar’da 740 yılında öldüğü konusunda tarihçilerin birleştiği Battal Gazi ile yakın arkadaşı Ahmet Tarhan kaleyi ele geçirmek için sıkı bir kuşatma yapar, içeridekilerin dışarısı ile bütün bağlantılarını keser. Kale komutanı, bunun üzerine Bizans İmparatoru’na haber salar ve 100 000 kişilik bir ordu yardım için yola çıkar. Kalenin burçlarından Battal Gazi’yi görerek âşık olan komutanın güzel kızı O’na bir kötülük gelmemesi için çimler üzerinde uyumakta olan Battal Gazi’ye bağırır, ancak duyuramaz. Sonra bir kâğıt yazar, taşa sararak üzerine atar. Battal Gazi, bir iki kıpırdandıktan sonra hareketsiz kalır. Battal’ın uyunmadığını gören kız telaşlanır, babasına Türklerin komutanının çayırda uyuduğunu söyler ve güya O’nu öldürmek için zehirli bir hançer ister. Battal Gazi’nin yanına gelen kız onu ölmüş olarak bulur. Çünkü attığı taş, Battal’ın kulağına gelmiş ve ölümüne neden olmuştur. Kız üzülür ve hançeri kendi kalbine saplayarak hayatına son verir. Bizans ordusu kalenin eteklerine geldiğinde amansız bir savaş başlar, Ahmet Tarhan askerleriyle birlikte şehit olur. Ahmet Tarhan Karahisar Kalesi’nin eteklerinde, şu anda Ulu Camii ‘nin karşısındaki mezarına gömülür. Yenilgiden sonra çok şiddetli bir fırtına başlar ve Battal’ın cesedini Eskişehir dolaylarına atar. Böylece Bizanslılar, Battal Gazi’nin öldüğünü anlayamaz ve daha uzun süre onun korkusuyla yaşarlar. Seyyit Battal Gazi’nin Külliyesi Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde Üçler Tepesi’ndedir. 1207-1208 yıllarında Anadolu Selçuklu Sultanı 1. Alâeddin Keykubat’ın annesi Ümmühan Hatun tarafından yaptırılmıştır. Rivayete göre Battal Gazi Ümmühan Hatun’un rüyasına girmiş ve: “Ey Hatun! Ben O kişiyim ki Diyarı Rum’u aldım, kâh karada, kâh denizde doksan yıl gazilik ettim. Sonunda Mesihi’ye kalesinde şehit oldum. Gel beni ziyaret et, Üzerime bir türbe yap! “demiştir. Ümmühan Hatun da mezarı bularak türbe ve adına bir külliye yaptırmıştır.
Battalname’den Bir Bölüm “Sünnilerden birisini seğirdüp Seyyid’e geldi, aydur, iy gaziler serveri halife senünçün dua kıldı didi. Seyyid bunu işidicekatınan sıçradı, aşağa indi, Halife’ye karşu yüz yireurdı, yine atına bindi, bir müddet silahşörlük gösterdi. Yitmiş iki lu’bile tarafeynden mütehayyir kıldı. Hayran oldılar. Seyyid’ün yarenleri Halife’ye aytdılar; şah-ı âlem işbu hünerler kim gösterür, kamusu Battal’dur, illa kim bu siyahdur. Halife ayıldı; Hak Taalakadirdür, her kimi kim dilerse Battal süretinde viribir kim lslamameded yitişe, Seyyid meydan içinde dururken yüz Kayser’e döndi, er diledi. Kayser leşkerinde bir er var idi, Körken Lavidirlerdi. Seyyid beraber geldi, süngü havale kıldı. Seyyidanun süngüsün meneyledi, geldi kim kuşağından dutdı ve atından kapdı, başınun üstüne çevirdi, yireurdı, canı cehenneme ısmarladı. Anun ardınca Keşmiridirler idi, anı da elma gibi atından kapdı, iki elin bağladı sünnilerden yana viribidi. Anun ardınca Karüni Sinan’ı gördi, anı dahi yıkdı, bağladı, âlem dibine viribidi. Sünnilerden tebir avazı yidinci kat göğe irişdi. Ol gün yidi adı bellüpehlüvanı birer dürlü hünerle yıkdı, bağladı, sünnilere gönderdi. Andan sonra yitmiş seksen benam sanı adı bellü mürtedi, birer darb (ile) helak eyledi ayruk meydana kimse girmedi…” Edebiyatımızda Battal Gazi sevgisi ve aşkıyla yazılmış olan birçok şiir bulunmaktadır. Onlardan sadece iki tanesini örnek olarak aşağıda veriyoruz.
BATTAL GAZİ Battalın kır atı barışta coşar, Cihan da sevilmiş er Battalgazi, Vatanı uğruna dağları aşar, Düşmanları yakar kor Battalgazi. Hasımları korkar Battal şanından, Sevdikleri ayrılmadı yanından, Saldırı yapanlar oldu canından, Düşmanlara oldu sur Battal Gazi. Kalemim yazıyor yüreğim söyler, Bağrında yetişmiş Paşalar, Beyler, Akıncın zalimi yolundan eyler, Serdarın doğduğu yer Battal Gazi. Bir yiğit şahlanmış Seyyid soyundan, Herkes örnek almış güzel huyundan, Yenilmemiş savaş adlı oyundan, Yiğidini yenmek zor Battal Gazi. Çokları göz dikmiş bu cennet yurda İslam’ın ordusu savaşmış burda, Düşman orduları kalmışlar zorda, Yolların düşmana dar Battal Gazi. Fırat nehri ile yakın arası, Malatya şehriydi önce burası, Şimdi bizde beyim nöbet sırası, Oluruz vatana yar Battal Gazi. Kaya der toprağın şehitler kanı, Her yanda görülür tarihi anı, Atalar koymuşlar uğruna canı, Nice şehitlerin var Battal Gazi. (Osman Kaya )
Seyyidim, Battal Gazim yine mi seferin var? Gözlerine gömülmüş baştanbaşa bu diyar. Bugün Eskimalatya bir başka görünmüştü. Canlı gölgen surların üzerine düşmüştü. Aşkar’ın üzerinde ne de bir heybetliydin. Ne de atik, ne de dik, ne de cesaretliydin. Yine Bizans’a doğru kaldırmıştın kolunu. Fırat’tan Marmara’ya çizdiğin cenk yolunu, Bu şehirde düşürür dile gelir asırlar. Seni bana anlatan sağolsun yıkık surlar. (Mehmet Sabri Kelemeroğlu) SONUÇ Battalname, 8. yüzyılda Emevi – Bizans savaşlarında ün kazanan Arap komutan Battal Gazi’nin efsanevi yaşamı ve kahramanlıkları çevresinde oluşan bir halk öyküsüdür. Battalname’de Kahramanlık teması işlenmiştir. Battalname nesir halinde kaleme alınmakla beraber içinde bazı manzum bölümler de bulunmaktadır. Battalname üslubu, hatta kelimeleri ve cümle kuruluşu ile Dede Korkut Hikâyelerine benzer. Olağanüstülükler, abartmalar ve kutsi özellikler içermektedir. Destan kahramanı Battal Gazi bir Arap kahramandan esinlenilerek oluşturulmuştur. Asıl destan 8.yy’da Emeviler ve Hıristiyanların savaşlarından doğmuştur. “Battal” Arap kahramanlarına verilen bir unvandır ve sonradan Türkçeleştirilmiştir. Battal Gazi’nin asıl adı Abdullah ya da Ebu Hüseyin’dir. 12. ve 13. yüzyıllarda Battalnameadı verilen nesir yazıya geçirilmiştir. Battal Gazi bilgili cömert ve dindardır. O, İslamiyet’i yaymak adına insanlardan başka büyücü, dev ve cadı gibi kavramlarla da savaşır. Arap, Fars ve Türk üretimi olmasına rağmen Orta Asya Türkleri tarafından da benimsenmiştir. İslam kültür dairesinin ortak ürünüdür. Battal Gazi’nin menkıbeleşmiş hayatı üzerine kurulmuş anonim ve destani bir halk hikâyesidir. Battalname’nin düzyazı ve manzum olmak üzere birçok yazması bulunmakta olup Battalname’nin 11. yüzyıl sonları ile 12. yüzyıl başlarında yazıldığı sanılmaktadır.
KAYNAKÇA ERGİNSOY Ülker,
“Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları“, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1988. KONUŞ Fazlı, “
Selçuklular Bibliyografyası (Temel kaynakların Açıklaması ile Beraber)”, Konya 2006. KÖKSAL Hasan,
“Battalnâmelerde Tip ve Motif Yapısı”, Kültür Bakanlığı Yayını,1984.Ankara,sh.37. SÜSLÜ Özden,
“Tasvirlere Göre Anadolu Selçuklu Kıyafetleri“,Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1989. ŞEKER Mehmet,
“Anadolu’nun Türk Vatanı Haline Gelmesi”, Tükler Ansiklopedisi 6.Cilt. Sh.270,Ankara,2002. TUĞRULCA Orhan, “Malatya Tarih Kent ve Kültür Cilt 2, Malatya Belediyesi Kültür Yayınları,I.Baskı:İstanbul,2013. (http://www.malatya.bel.tr/icerik/29/28/malatyanin-tarihi.aspx) (
http://www.malatya.gov.tr/battalgazi-destani) (http://nettebuldum.blogspot.com.tr/2014/02/battalname-ozellikleri-nelerdir.html)