Semaın cevazı
İmam Râzî Hadâik‘ta şöyle söyler: Semaın mubahlığı veya haramlığı konusunda ulemanın ihtilâfı meşhurdur. Mâlik bin Dinâr, İbn Şüreyh ve ehl-i Hicâz’ın bütünü nağmeli şiir dinlemenin mubah olduğu kanaatindedirler. Nağmesiz şiir dinleme ise, zaten icmâen caizdir. Deve sürmek için bir şeyler söylemek ve dinlemek de icmaen caiz kısmına dâhildir. Her iki tarafın delillerini tartışma yeri elbette detaylı fıkıh kitaplarıdır. Doğrusu böylesi tartışmalara fıkıh kitapları daha uygundur. Çünkü bizim mesleğimiz olan hakikat ve tarikat ilmi tartışmaya ve kîl ü kâle bina edilmez. Aksine tartışma ve kîl ü kâli terk etmeye mebnidir. Öyleyse biz de konumuza teberrüken Kur’an ve hadisle başlarız. Allah Teâlâ şöyle buyurur: اَلَّذٖينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ “Sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele.”[1] Bu ayetteki “el-kavl” kelimesi elif lâm’lıdır. Zâhirî anlamı, umûm ifade eder, ilahi okuyanların (:kavval) sözlerini, medhiyelerini de kapsar, en güzeline uymayı da över. Bütün bunlar da semanın mendup olmasını ve mubahlığını gösterir. Ayrıca bu hususta hüsün ve kubuh (:güzellik ve çirkinlik) izafi, sübjektif bir konudur. Bir kişiye göre güzel olan bir şey, başka bir kişiye göre çirkin olabilir. Tam tersi bir kişiye göre çirkin olan bir şey, başka bir kişiye göre güzel olabilir. Güzellik ve çirkinliğin kişilere göre değişmesi, maksadlarının farklılığına dayanır. Aynen bunun gibi, sema da dinleyenin halinin değişikliğine göre değişir. Kişinin hali beşeri haz ve hayvani maksadlardan uzak olursa, Hak’tan Hak’la dinler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: فَهُمْ فٖى رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ “Onların her biri kendi Cennetinde sevince mazhar olurlar.”[2] Tefsir’de bu ayetteki sevincin güzel gözlü hurilerin semaı olduğu söylenir. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ “O yaratıklarından istediğine dilediği kadar fazla özellik verir.”[3] Bu ayetteki artırmanın da güzel ses olduğu söylenir. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Kur’an’ı seslerinizle güzelleştiriniz. Zira güzel ses, Kur’an’ın güzelliğini daha da artırır.”[4] Yine Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Her şeyin bir süsü vardır. Kur’an’ın süsü ise güzel sestir.”[5] Denir ki, “Davud’un (a.s) kıraatinin güzelliğinden dolayı sesini insanlar, cinler, hatta vahşi hayvanlar ve kuşlar dinlerdi. Hz. Davud (a.s) Zebûr okunduğu zaman, bazı zamanlarda Hz Davud’un sesini dinlemenin hazzından ve okumasının hoşluğundan dolayı meclisinde ölen dört yüz cenaze o meclisten taşınırdı.” İmam Kuşeyrî’den şu rivayet edilir: “Bu sayı meclisinden günlük taşınanların sayısıydı.” Denir ki, “Cennette Hûriler nağmeye başladığı zaman, ağaçlar bile dile gelir.” Cüneyd şöyle söyler: “Sema anında insanın titreme sebebi, Allah Teâlâ’nın ilk misakta, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’[6] diye hitap ettiğinde, ruhların bu kelâmı dinleme tadını almış olmalarıdır.” İmam Kuşeyrî şöyle söyler: Ebu Ali’nin şöyle dediğini duydum: “Sema nefislerini diri tuttuğu için avama haramdır; mücâhedelerini gerçekleştirmeleri için zâhidlere mubahtır; kalplerinin hayreti için bizim ashabımıza ise müstehaptır.” Zünnun Mısrî’ye sema hakkında sorulduğunda, “Hakk’ın vârididir, kalpleri Hakk’a yönlendirir. Semaı Rabbanî dinleyen hakikate ulaşır. Semaı nefsanî dinleyen ise zındık olur.” Denir ki, “Semada her bir uzvun nasibi bulunur. Gözün nasibi ağlamayı doğurur, lisanın nasibi haykırma sonucunu verir, elin nasibi elbiseleri parçalama ve yüze vurma sonucunu verir, ayağın nasibi ise raksetme sonucunu verir.” Şeyh Mahmud Üsküdâri (Aziz Mahmud Hudai) (k.s) Keşfü’l-kına’min-vechi’s-sema’adlı risalesinde şöyle söyler: “Bil ki, sema Allah Teâlâ’nın sırlarından bir sırdır. Bu sır sâdık âşıklarda görülür. Gerçek anlamda bunu tatmayan bilemez.” Sema ya taklidî olur ya da tahkikî. 1) Taklidî sema hal ve vecd hallerine erişmek için taklitçilerin yaptığı semadır. Elbet bir kavme benzemeye çalışan kişi, onlardan olur. 2) Tahkikî sema ise tabiî ve ruhanî ilahî diye ikiye ayrılır; a) Tabiî sema güzel ses ve hoş nağmelerle hâsıl olan semadır. b) Ruhanî ilahî sema ise sadece mana yönünden olur. Bu ricâlullahdan büyük muhakkiklerin semaıdır. Bunlar mutlak sema ehlidirler, semaını mukayyet namelerle söylemezler. Çünkü böyle olanların himmetleri yüce, mertebeleri yüksek olduğundan dolayı nağmeler kendilerinde herhangi bir etki oluşturmaz. Cüneyd (k.s) şöyle söyler: “Dervişlerden bir cemaatle birlikte Tûr-i Sinâ dağında idim. Bir Hristiyan manastırı altında bulunan bir su kaynağında konakladık. Dervişler ayağa kalkıp raksettiler. Manastır sâhibi yukarıdan bize doğru bakarak ayağa kalktı, bağırmaya, nida etmeye başladı. Bizden hiç kimse ona dönüp bakmadı. Bu hal sükûn bulup dervişler oturduklarında manastır sâhibi bize baktı ve ‘Sizin hocanız kim?’ diye sordu. Cemaat beni gösterdi. Adam bana şöyle dedi: ‘Ey hoca! Şu yapmış olduğunuz sema, hareketler sizin dininizde özel mi, yoksa umumi mi?’ Ben ‘Hayır, üstelik zühd şartına mahsustur.’ dedim. Manastır sâhibi o anda ‘eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu’ deyip şehadet getirdi ve şöyle dedi: ‘İsa’nın (a.s) İncil’inde buldum ki, ümmet-i Muhammed’in (s.a.v) havâssı, sema esnasında dünyada zühd şartı ile hareket ederler. Elbiseleri yün ve renklidir. Dünyalık kendilerini yaşatacak miktara razı olurlar.’ Bu manastırın İslam’ı güzel oldu, ölüm gelinceye kadar da Allah’a ibadet etti.” Cüneyd şöyle söyler: “Sema üç şeye muhtaçtır; zaman, mekân ve ihvan.” Şeyh Ebu’l-Gays Yemenî şöyle söyler: “Başlangıçta semaı ben de tenkit ediyordum, ama sonra bu görüşümden döndüm. Sebebi ise semaya azimli dervişler topluluğu içinde bazı meşâyıh bizim ikamet ettiğimiz yere geldi. Sema ettiklerini duyar duymaz, kasaba halkına çıkıp savaşmaları talimatını verdim. Gelen dervişler ve savaşmak için çıkan halkım iyice birbirine yaklaştıkları esnada, semadaki bir hal beni etkisine aldı, onlarla birlikte ben de dönmeye başladım. Halk benim halime şaşırıp kaldı. ‘Sen bizi bunlarla savaşmak için toplamadın mı?’ dediklerinde, ‘Her şeye kadir olan Allah’ın izzetine yemin ederim, gökyüzünün onlarla birlikte döndüğünü görünce, dayanamadım, ben de döndüm.’ cevabını verir.” Rivayete göre, bir fakîh şeyh Muhammed bin Ebi Bekir Yemenî’yi tenkit ediyordu. Bir gün şeyh tenkitçi fakîhe ikisi de sema halinde iken “Başını yukarı kaldır.” der. Fakîh başını yukarı kaldırdığında, meleklerin semada döndüğünü görür. Rivayete göre, fakîhlerden biri Sûfîye semaını tenkit eder. Bunlardan biri bir gün bu fakihin kendi evinde döndüğünü görür, sebebini sorar. Fakih “Zor bir meselenin cevabını bulmanın aşırı sevincinden döndüm.” diye cevap verir. Bunun üzerine kişi sözüne şöyle devam eder: “Sadece bir meseleden dolayı senin sevincin böyleyse, Allah Teâlâ ile sevinen ve bu sevinçle aşka, şevke gelen kişiyi sen nasıl tenkit edebilirsin?” Rivayete göre, fakîhlerden biri büyüklerden birine, “Defin tambur tumburunu duymuyor musun?” diye sorduğunda, o büyük zât şöyle cevap verir: “Vallahi, senin tambur tumbur dediğini ben hiç duymuyorum bile. Bana hep ‘Allah, Allah’ diyormuş gibi geliyor.” Rivayete göre, Hz. Ali (r.a) Hıristiyanların çan sesini duyduğunda şöyle söyler: “Çanın ne dediğini biliyor musunuz?” Oradakiler, “Hayır, bilmiyoruz.” dediler. Hz. Ali (r.a) “Sübhân olan Allah, Hak’tır, Hak. Mevlâ Bakidir, Sameddir.” dediğini söyler. Bundan dolayı, Mevlânâ Rûmi (k.s) şöyle söyler: “Ali bin Ebi Tâlib’in duyduğu Hristiyanların çanı bile ‘Hak, Hak’ der de, Mevlânâ’nın defi ‘Allah, Allah’ demez mi?” Şeyh Ebu Hafs oğlu Şeyh İmâdüddin’e vasiyetlerinde şöyle söyler: “Sema meclisinde çok oturma. Çünkü önce nifak bitirir, sonra kalbi öldürür, farkına bile varamazsın. Semanın erbabı vardır. Sema kalbi saf, nefsi ölmüş kişilere uygundur. Böyle olmayanların ise oruç tutmak, namaz kılmak, evrâd okumakla meşgul olması semadan daha evlâdır.” Şeyh Ebu Tâlip Mekkî (k.s) şöyle söyler: “Semaı mufassal mukayyet olmaksızın mutlak mücmel olarak tenkit edersek, yetmiş sıddiki tenkit etmiş oluruz. Tenkit etmenin kurrânın ve müteabbidlerin kalplerine daha yakın olduğunu bilsek bile, biz bunu asla yapmayız. Çünkü onların bilmedikleri bazı hususları biz biliyoruz, onların duymadıkları bazı hususları biz selef-i salihin sahabe ve tabiinden duyduk.” Rivayete göre, Hz. Ömer (r.a) virdinde herhangi bir ayete geldiğinde, bazen düşer bayılır, bir gün, iki gün evden çıkamazdı. Hatta hasta olduğu zannedilerek ziyaretine gelinirdi. Zeyd bin Eslem şöyle söyler: Übey bin Kâ’b Resulullah’ın (s.a.v) yanında Kur’an okudu, hepsinin kalbi hassaslatşı. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: “Rikkat-i kalp ânında duayı ganimet bilin. Zira o rahmettir.”[7] Ezvâî Zührî’den, Zührî Urve’den, Urve de Aişe’den (r.a) rivayetle, Hz. Ebu Bekir (r.a) şarkı söyleyen, def çalan iki câriye bulunduğu anda kızı Hz. Aişe’nin yanına girer. O esnada Peygamberimiz (s.a.v) elbisesiyle örtülü idi. Hz. Ebu Bekir (r.a) cariyeleri azarladı. Peygamberimiz (s.a.v) hemen yüzünden örtüyü sıyırıp şöyle dedi: “Ey Ebu Bekir! Bırak onları. Bugün bayram.” Diğer bir rivayet şöyledir: “Ey Ebu Bekir! Her kavmin bir bayramı var. Bu da bizim bayramımız.”[8] Şir’atû’l-İslâm’ın şerhinde şu ilave bulunur: “Hz. Aişe (r.a) ve Peygamberimizin (s.a.v) yanında def çalan iki cariye vardı. Yani ellerini defe vuruyorlar, alkış tutuyorlardı, hatta raksediyorlardı bile denildi.” Başka bir rivayette şöyledir: Ensar’ın söyleye geldikleri şeylerle şarkı söylüyorlardı. Yani şecaatlerini ve savaş kahramanlıklarını besteli söylüyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v) ise elbisesiyle örtülü idi. Hz. Ebu Bekir iki cariyeyi azarladı. Yani kötü bir sözle menetti. Peygamberimiz (s.a.v) ise Hz. Ebu Bekir’e şöyle buyurdu: “Bırak onları. Bayramlarda sevinç izhar etme dinin şeâirinden olması sebebiyle, böyle yapmakta mazurdurlar.” Bu bilgi Şerhu’l-mesâbîh’te bulunur. Şir’atü’l-İslâm şârihi şu açıklamayı ekler: “Bu hadis semaın ve tambur tumbur def çalmanın haram olmadığını gösterir. Fakat bağımlısı olmak mekruhtur, şahitlikte aranan adalet şartını kaldırır, mürüvveti yok eder.” Şeyh Hasan bin Sâlim’e “Cüneyd, Seriyy-i Sakatî ve Zünnûn Mısrî sema yapmalarına rağmen, dahası Zünnun ‘Benden daha hayırlı olan biri semaya cevaz vermiş ve bizzat kendisi dinlemişken ben samaı nasıl inkâr edebilirim demişken, üstelik Cafer-i Tayyar sema yapmışken, ayrıca münker, kötü olan semadaki oyun ve eğlence olmasıyken, sen nasıl olur da semaı tenkit ediyorsun?” diye sorulduğunda, şöyle cevap verir: “Bu doğru bir sözdür. Yalnız şunu iyi bil ki, semayla ilgili söylenen sözler bir hayli çoktur. Kimisi fısk sayacak kadar tenkit ettiler, kimisi aşktan kaynaklanan açık bir hak görecek kadar ileri gittiler. Fakat sözlerin en güzeli itidal sınırında olanıdır. Kabule layık olan hak şudur ki, sema ehlinden ve erbabından sadır olup adabıyla yapıldığı zaman sahihtir, makbuldür. Bu makam izaha muhtaçtır. وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِى السَّبٖيلَ ‘Allah hakkı söyler ve doğru yola iletir.’[9] Bil ki, bu konudaki bozukluk (:halel) ya dinlenilen şeyin kendinde olan şeyden ya da sâmiin halinde olan şeyden kaynaklanır. Mesmuun kendinde olan bozukluk, heva ehlinin şiirlerinden, bu şiirlerin muhtevasında ehl-i diyanet ve takvaya uygun olmayan boy, bos, endam ve yüz güzelliği, gelip geçici güzelliklerin nitelenmesi kabilinden söylenen sözlerden kaynaklanabilir. Elbette şiirlerin muhtevası ayetler, zikirler, Cennet ve Cehennemin anlatıldığı sözleri, hayır, taat ve zikre teşvik kabilinden olan sözleri tenkit etmek zaten akıl karı değildir. Sâmiin halindeki şeyden kaynaklanan bozukluk ise özü itibariyle yalan olmasına dayanır, şeytanın maskarası olur çıkar. Elbette hal galebesiyle sema yapan kişiyi tenkit etmek zaten akıl kârı değildir. Bil ki, hal sahibi bir kişiden bazen ahu vahlar, hırıltılar, çığlıklar, beklenmedik hareketler sadır olabilir. Bu tür haller özellikle devrân halinde daha çok ortaya çıkar, görülür. Çünkü insan şekli dairemsidir. Sahih bir zevki olmayan, pis ile temiz arasında fark gözetmeyen, zahire vakıf ehl-i kışır olan fukahadan hazır bulunandan bazıları hemen tenkide yeltendiler. Bidat ehlinin semaı, batıla uyan ve din eşlerinde gevşeklik gösteren mülhidlerin durumu ise, seni asla aldatmasın.” Şeyh Mahmud Üsküdari’nin sözü burada sona erdi. Şeyh Ömer Sühreverdî (k.s) Avârif adlı kitabında şöyle söyler: “Allah Teâlâ şöyle buyurur:وَاِذَا سَمِعُوا مَا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰى اَعْيُنَهُمْ تَفٖيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ ‘Resule indirileni duyduklarında, hak namına bildikleri şeylerden dolayı, gözlerinden yaşlar aktığını görürsün…’[10] İşte bu sema, hak olan semadır. Hak olan semada hidayet ve akıl sahibi olduğuna hükmedilen ehl-i imandan iki kişi bile ihtilaf etmez. Bu, sema hararetini yakîn soğukluğuna ulaştıran bir semadır. Nihayet göz yaşla dolar. Çünkü sema kimi kez hüzün yayar, hüzün sıcaktır; kimi kez şevk yayar, şevk de sıcaktır, kimi kez pişmanlık yayar, pişmanlık da sıcaktır. İşte sema yakîn soğukluğuyla dolu bir kalp sâhibinden bu sıfatları yaydığı zaman, ağlatır, yaşlar akıtır. Çünkü hararet ve soğukluk çarpıştığı zaman su boşalır. Sema kalbin bam teline dokunduğunda bazen aşinalığını hafifletir. Bunun belirtisi vücutta görülür, tüyleri ürperir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Onun (kitabın) etkisinden dolayı Rablerinden korkanların tüyleri ürperir.”[11] Kimi kez bu ürperme o kadar kuvvetli olur ki, meydana gelen yeni bir olayın büyüklüğünü akla haber vermişçesine, etkisi dimağın üst tarafına kadar yönelir. Sonuçta gözlerinden sicim sicim yaşlar boşalır. Kimi kez semaın etkisi ruha yönelir. Artık semaın etkisiyle ruh, kalıbın çerçevesi dar gelmişçesine dalgalanır. Esasen çığlık ve titreme bundan kaynaklanır. Doğrusu bütün bunlar, hal sâhibi kişilerden erbâbı olanların hissettikleri hallerdir. Hâsılı, sema Kerim olan Allah’tan rahmetin celbini talep eder. Ümm-ü Gülsüm (r.a) rivayetine göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah korkusundan dolayı kulun tüyleri ürperdiğinde, tıpkı kuru ağacın yapraklarının dökülmesi misali, kulun da günahları dökülür.”[12] Yine şöyle vârid olmuştur: “Allah korkusundan dolayı tüyler ürperdiğinde, Allah Cehennemi ona haram kılar.” Bütün bunlar inkâr edilmeyen ve ihtilâf edilmeyecek bir husustur. Durum böyle olunca, inkârda aşırı gidip zâhid geçinen kurrânın yaptığı gibi, semaın büsbütün menedilmesini, haram kılınmasını ve sema yapanların tenkit edilmesini mutlak olarak kesinlikle söyleyemeyiz. Bununla beraber, semaın şartlarını ve adabını ihmâl eden bazı alaycıların ısrarla yaptıkları gibi, elbette ne yaparlarsa yapsınlar da diyemeyiz. Bir kul kalbi hazır ve arzulayarak bir beyit şiir dinlediğinde, ölünceye kadar hakta sebat etme azmini kendinde bulur. İşte o, böyle bir semaında Allah’ı zikretmiş gibi olur. Ashabımızdan bazıları şöyle söyler: “Biz vecdlerimizi şu üç şeyde buluyoruz; 1) Sıddıkların makamlarını ve nebîlerin hallerini müzakere ânında, 2) Gazap ânında, 3) Sema ânında.” Cüneyd şöyle söyler: “Bu taifeye rahmet üç yerde iner; 1) Yemek ânında, 2) Müzâkere ânında, 3) Sema ânında. Çünkü onlar vecdle sema ederler, Hakk’ı müşahede ederler. Böylece ferah ve ağlama hâsıl olur. Sonuçta kimi elbiselerini parçalar, kimi ağlar, kimi çığlık atar.” Muhammed bin Süleyman şöyle söyler: “Sema yapan, gizlenme ve tecelli görünme arasında kalır. Gizlenme alevlenmeyi, tecelli ise daha da artmayı netice verir. Gizlenme sebebiyle müridlerin hareketleri ortaya çıkar ki, zaaf ve acziyet mahallidir. Tecelliden ise vuslata erenlerin sükûnu doğar ki, istikâmet ve temkin mahallidir.” Allah Teâlâ’nın يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ “O, yaratıklarından istediğine dilediği kadar fazla özellikler verir.”[13] ayetindeki hususun güzel ses olduğu söylenir. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah güzel sesiyle Kur’an okuyan bir kişinin tilâvetini, cariye sahibinin cariyesini dinlemesinden daha arzulu dinler.”[14] Hz. Âişe (r.a) rivayetine göre şöyle söyler: Yanımda beni dinleyen bir cariye vardı. O beni dinlerken Peygamberimiz (s.a.v) geldi. Sonra Hz. Ömer geldi. Hz. Ömer’in gelmesiyle cariye içeri kaçtı. Peygamberimiz (s.a.v) tebessüm buyurup güldü. Hz. Ömer “Ey Allah’ın Resulü! Neden güldünüz?” diye sorunca, Peygamberimiz (s.a.v) gelmesi sebebiyle cariyenin içeri kaçtığını Hz. Ömer’e anlattı. Hz. Ömer “Resulullah’ın (s.a.v) dinlediğini ben de dinlemeden buradan ayrılmayacağım.” deyince, Peygamberimiz (s.a.v) cariyeyi çağırıp Hz. Ömer’e de dinletti.[15] Şeyh Ebu Tâlip Mekkî şunu anlatır: Atâ’nın şarkı söyleyen iki cariyesi vardı. İhvanı da bu cariyeleri dinlerlerdi. O şöyle derdi: “Ebu Mervân’a yetiştik, şarkı söyleyen cariyeleri vardı. Bu cariyeleri de sûfîyye için hazırlamıştı.” Hz. Davud’un (a.s) methiyle ilgili hadiste şöyle vârid olmuştur: “O, Zebur tilavetiyle hüzünlü parçalar okuyan güzel sesli biriydi. İnsanlar da cinler de güzel sesini dinlemeye gelirdi. Meclisinden binlerce cenaze kaldırılırdı.” Peygamberimiz (s.a.v) Ebu Musa Eş’ari’yi överken şöyle buyurur: “Ona Âl-i Davud’un mezamirinden bir mizmar[16] verilmiştir.”[17] Yine Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Bazı şiirler hikmettir.”[18] Kimileri Kur’an kimileri şiir okuduğu esnada bir adam Peygamberimizin (s.a.v) huzuruna geldi. Adam “Ey Allah’ın Resulü! Kur’an ve şiir.” diyerek yadırgadığını ifade ettiği zaman, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Kimi zaman bundan, kimi zaman da ondan.” Nâbiga (Kays bin Abdullah) Peygamberimizin (s.a.v) huzurunda şu beyitlerin bulunduğu şiirini okudu: Ortalığın selametini koruyamayan halimlikte de hayır yok, İşler karıştığında düzeltecek hilim yoksa cehalette de hayır yok. Bu beyitleri duyunca, Peygamberimiz (s.a.v) “Güzel söyledin, ey Ebu Leylâ! Allah senin ağzını korusun.” diyerek dua etti. Peygamberimizin (s.a.v) duasının bereketiyle, yüz yıldan fazla yaşadı. Şiirde insanların en iyisiydi.[19] Peygamberimiz (s.a.v) şair Hassân bin Sâbit için mescitte özel bir minber koydu. Bu minberde Hassân ayağa kalkarak Resulullah’ı (s.a.v) hicvedenleri hicvederdi. Bir defasında Peygamberimiz (s.a.v) “Resulullah’ı savunduğu sürece Ruhü’l-Kudüs Hassân’la beraberdir.”[20] buyurdu. Sâlihlerden biri Hızır’ı gördü, “Ashabımızın ihtilâf ettiği sema hakkında ne dersin?” diye sorduğunda, Hızır şöyle cevap verdi: “O, ancak Allah’ı bilen âlimlerin ayaklarının sürçmediği tatlı bir safadır.” Vecdsiz ve hal galebesi olmaksızın tecâvüdde bulunan kişi ise, insanlara riyakârlık yaparak, şevk iddiâsında bulunarak, kalkıp ehl-i hak nazarında haram olan yapmacık hareketlerle karma, kalbi nefsin rengiyle boyanmış, hevaya meyyal olarak düzenli bir şekilde raks ederse, elbette bu tür hareketlerinde hüsn-i niyete eremez. Böyleleri şekil ve suret ehlidir. Ayrıca ilahi söyleyene bakmaya veya daha başka fitne ve fıska nefisleri cezbeden genç ve gökçek bir oğlan olabilir. Kuşkusuz bunlar münkerdir, inkârı haktır, doğrudur. Bazı sâdık sâlihler ise vecd ve hal gösterişine girmeden bazen ahenkli ve ölçülü raks ederler. Böyle yapma niyetleri hareketlerinde dervişlere uymak, onlara benzemekten ibarettir. Böyle olan hareketini batıl tarafında değerlendirebilecek bir hal ve vech iddiasında bulunmaksızın ahenkli bir şekilde hareket eder. Böyle birinin hareketi ve raksı şer’i şerifte mubah kabilinden görülür. Tıpkı gülme, şakalaşma, eşiyle- çocuklarıyla eğlenmesi gibi kabul edilir. Bu tür hareketler kalbi dinlendirme kabilinden değerlendirilir. Hatta bazen bu tür hareketler nefsini dinlendirmeye matuf olduğunda, hüsnüniyet şartıyla ibadet bile olabilir. Bunun bir benzerini Ebu’d-Derda (r.a) şöyle söyler: “Hakk’a yardımcı olması için nefsimi bâtıl bir şeyle bile dinlendiririm. Çünkü insan her zaman hakka sabredemeyi başaramaz. Sonuç itibariyle zikrettiğimiz örneklerdeki ferahlama, hakka yardımcı olan batıl kabilinden kabul edilen mubahlardan olur.” Sehl bin Abdullah bazı sözlerinde sâdık kişiyi şöyle tanımlar: “Sâdık kişinin cehaleti ilmini artırır, yanlışı doğrusunu artırır, dünyası da ahiretini artırır. Bu espriden dolayı Peygamberimize (s.a.v) kadınlar sevdirilmiştir. Böyle olması şerefli nefsine verilen hazları, iffetiyle ve paklığıyla nefsinin haklarını tas tamam ifa edebilmesi sebebiyledir” Sonuçta böyle bir niyetle, kişinin raksı aleyhine de lehine de olmayan mubah kabilinden olur. Hatta belki de nefsini dinlendirme gayesine matuf güzel bir niyetle yaparsa ibadet bile olabilir. Özellikle, rahmetinin ve lütfunun genişliğine bakarak Rabbi sebebiyle ferahlanmasını nefsinde gizlediği zaman, bu tür hareketlerinin ibadet olması kuvvetle muhtemeldir.
