- Kılıç Arslan zamanında taraflar arasındaki Ermenilerle ilişkilerin dostane olduğu görülmektedir. Nitekim Grigor ve Smbat bu durumu: “II. Kılıç Arslan II. Thoros’un samimi bir dostu idi. O, II. Thros ile dostluğunu da takviye etti.” şeklindeki sözleriyle teyit etmektedir. Ayrıca II. Kılıç Arslan, II. Thoros’un kardeşi Stefan’ın Selçuklu hâkimiyetindeki Maraş’a saldırması, şehrin Hristiyan halkını katlederek mallarına el koyması ve sağ kalanların evini barkını terk etmesi üzerine duruma müdahale etmek zorunda kalmıştır. Maraş’a gelerek tekrar şehre hâkim olan Selçuklu sultanı şehirden kaçan Hristiyan halkın tekrar evlerine dönmesini sağlamıştır. Yine II. Kılıçarslan, Behisni’ye tayin ettiği valinin Hristiyanlara merhametle hareket etmesi hususunda verilen emrin uygulanmadığını, valinin baskısı sonucu Hristiyan halkın şehri terk etmek zorunda kaldığını öğrenince duruma müdahale etmiştir. Bu durum ile ilgili olarak Grigor: “Sultanın müdahalesi ile memleket asayişe kavuştu. Sultanın tatlılığı sayesinde halk birbiri arkasına geri gelip evlerine döndü ve boşalmış olna şehir tekrar eski canlılığını kazandı.” demektedir.[18]
TÜRKİYE SELÇUKLULARI-BİZANS İLİŞKİLERİNDE ERMENİLER
1050 yılına gelindiğinde Kilikya’dan Marmara’ya kadar olan Anadolu topraklarına hâkim durumda olan I. Süleymanşah, Bizans ile yapılan anlaşmadan sonra yeni kurduğu devletini batıdan gelecek tehlikeye karşı emniyete almış, Ebu’l Kasım’ı İznik’te bırakarak Kilikya’ya yönelmişti. Harekâtının haber alınmasını önlemek için gayet dikkatli davranan Sultan, ileri yürüyüşünü büyük bir gizlilik içinde devam ettirdi ve 1082 yılında Kilikya’ya girip Tarsus’u fethetti. Bölgedeki ileri harekâtına devam eden Süleyman Şah devletinin güneye açılan sınır kapıları olan Adana, Anazarba ve Misis’i de fethetti. Bizans’ın X. yüzyılda Abbasilerden almış olduğu bölge böylece Müslüman Türklerin eline geçmiş oldu. Fetihten sonra Tarsus’a kadı tayin eden Sultan, İznik’e döndü. Ancak I. Süleyman Şah çok geçmeden bölgeye geri gelecektir. Nitekim Philaretos’un Urfa’da bulunduğu bir sırada Antakya Şahnesi İsmail, babası Philaretos’un zulmünden bıkan Barsama ile anlaşarak İznik’te bulunan I. Süleyman Şah’ı Antakya’ya davet ettiler. Bunu memnuniyetle karşılayan Sultan, 3000 atlıdan oluşan bir kuvvetle hemen yola koyuldu. Hareketini duyurmamak için sadece geceleri yol alarak on iki günde şehrin surlarına ulaştı.[1] I.Süleyman Şah, Şahne İsmail ve Barsama ile kararlaştırılan noktalardan 280 kişiyi surlara çıkardılar. Bunlar şehrin Farnis Kapısı’nı gizlice açtıktan sonra dışarıda bekleyen askerler de içeri girdiler. Türk askerlerini karşılarında gören muhafızlar hadise karşısında şaşkına dönmüş, Philaretos’un adamları da kaçarak iç kalede mukavemet hazırlıklarına başlamıştı. Sultan fazla ehemmiyeti olmayan mukavemeti kırdıktan sonra 12 Aralık 1084’te şehri ele geçirdi. İç kalede karşı koymaya devam eden Philaretos’un adamları ise günlerce muhasara altında tutulduklarından aç ve susuz kaldıkları için çok sıkıntı çektiler. Nihayet bunlar da karşı koyamayacaklarını anladıklarından canlarını bağışlaması şartı ile teslim oldular.[2] Urfalı Mateos, şehrin Türklerin eline geçmesi ile ilgili olarak “İşte çok nüfuslu Antakya şehri tesmiye edilen korkak ve melun milletin elinden bu suretle alındı. Bunlar kendilerini Roma mezhebinden sayıyorlar ise de iş ve sözleri ile Müslümanlardan farklı değillerdi. Onlar doğru inanca karşı küfrediyorlar, azizlik hayatından nefret ediyorlardı. Ermeni inancına karşı daima zulmediyorlardı. Onlar, sokaklarında oturup dil uzatan ve başkalarının aleyhinde lafazanlık eden hastalıklı ve aciz kadınlara benziyorlardı. Antakyalılar o kadar fena ve Ermenilerden nefret eden insanlardı ki şehirlerde bir yabancıyı tuttukları vakit onun sakalını kesiyorlar ve kapı dışarı ediyorlardı.” demektedir.[3] Şehrin fethinden sonra halka karşı gayet iyi davranan Sultan, yerli ahalinin malına dokunulmamasını, esirlerin serbest bırakılmasını ve evlere gitmemesini emretti. I. Rükneddin Süleyman Şah’ın af ve aman ilan edip Türkleri Hristiyanların evlerine girmekten, onların kızlarını nikâhla da olsa almaktan menetmesi, ayrıca şehirlerde ele geçirilen hiçbirinin şehir dışına çıkarılamayacağını, ucuz dahi olsa bu malların şehir içinde satılmasını emretmesi, dönemin harp anlayış ve ahlakına ters düşmekle birlikte Türk-İslam terbiyesine uygun bir hareketti. Ayrıca şehrin meşhur Kawasyana Kilisesi’nin camiye çevrilmesinden sonra Hristiyan halkın isteği üzerine iki yeni kilise inşasına izin verilmesi, Sultanın gayri Müslim tebaasına karşı gösterdiği hoşgörünün bir ifadesidir.[4] Bizans’ın her türlü baskısı ve Philaretos’un zalimane yönetimiyle çok bunalan Antakya’nın gayrimüslim halkı Türk idaresinin şehirde hâkim olmasıyla feraha kavuşuyordu. Antakya’nın I. Süleyman ve müteakiben Maraş, Hani, Göksun, Elbistan ve Urfa’nın Emir Buldaç tarafından fethedilmesinden sonra Philaretos, Anadolu’da “Sultan” unvanını kullanan yeni bir devlet kurarak, Büyük Selçuklulardan bağımsız hareket eden I. Süleyman Şah’a karşı Melikşah’ın yardımını sağlamak ve daha önce kendisine ait olan şehirlerin iadesini temin etmek amacıyla yanına aldığı çok sayıdaki değerli armağanlarla hareket etti. Ancak bu sırada Melikşah başka bir yoldan Kuzey Suriye’ye hareket ettiğinden onu orada bulamamış fakat El-Cezire’de Sultanın katına çıkabilmişti.[5] Daha önce hâkim olduğu yerleri tekrar elde edebilmek için vergi vermeyi ve Sultan adına hutbe okutmayı kabul eden Philaretos’un Müslüman olması üzerine Melikşah, Urfa’yı dirlik olarak ona verdi. Ancak Philaretos’un oğlu Barsama başta olmak üzere şehir halkının girişimleri sonucu bundan vazgeçilerek Maraş’a tayin edildi. Ancak o, çok geçmeden burada öldü ve kurmuş olduğu krallık da sona erdi.[6] KILIÇARSLAN-HAÇLILAR VE ERMENİLER Türklerin Ermeniler ile ilişkileri Sultan Kılıçarslan zamanında da pozitif bir görünüm arz etmektedir. O dönemlerde Anadolu’ya yaklaşık 1 milyonu aşan ordusu ile haçlı seferleri düzenleniyordu. Genellikle Orta Çağ’da Hristiyan ve İslam dünyası arasında münasebet kesintiye uğramadan devam etmiştir. Haçlı seferlerinden önce hatta bir dereceye kadar bu seferler esnasında Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında ticari münasebetler devam etmiştir. Müslüman memleketlerinde Hristiyanlar büyük bir hoşgörü içinde Müslümanlar ile beraber yaşamışlar, kendi dinlerinin bütün gereklerini büyük bir hoşgörü içinde serbestçe icra edebilmişlerdi. Çünkü İslam hukukuna göre cizye vermek şartıyla İslam ülkesinde ehli kitabın kendi inanç sistemine göre yaşayabilme hakkı mevcuttur.[7] Selçuklular, Anadolu’ya akınları neticesi yerleşmeye başladığı dönemlerde Bizans kiliselerinin ekorte edildiği Ermeni ve Süryani nüfus kesafetinin yoğun bulunduğu yerlerde bile yeni kiliselerin durumunu korumuş ve güçlenmeleri için yardımlarda bulunmuşlardır. Türkler, akınları neticesi ele geçirdikleri yerlerde bulunan halkın dinini değiştirmek gibi bir meseleyle uğraşmıyorlardı. Hatta Türkler, askerî ihtiyaçlarını temin ettikten sonra artık yeni halkın –ister Müslüman olsun ister Hristiyan olsun- mahalli idarelerini değiştirme düşüncesini taşımıyordu. Buna karşılık bölgeye askeri garnizon ve şıhna gönderiyorlardı. Bu tutum ve idare Selçukluları yerli halk nezdinde sempatik kılmıştı. Doğru dürüst mukavemetle karşılaşmadan kısa zamanda Türk orduları İstanbul’un kapılarına dayanmıştı. İzmir sahillerine yerleşen Çaka Bey ise kurduğu donanma ile Rumeli’deki Peçeneklerle irtibata geçerek Bizans’ı tehdit etmeye başlamıştı. Bu iki Türk gücü karşısında telaşa kapılan Bizans İmparatoru Aleksios, Papa Urban’a müracaat ederek Avrupa Hristiyanlarından yardım istedi.[8] Bu müracaat tek başına etkili olmadı. Filistinli Hristiyan rahipler, sadaka toplamak için sık sık Avrupa devletlerine seyahatler düzenliyorlardı. Soylulardan ve zengin esnaf kesiminden daha fazla para toplayabilmek için: “Türkler bize işkence ediyor. Dinimize hakaret ederek bizleri zorla dinimizden döndürmeye çalışıyorlar.” şeklinde hikayeleri ağlayarak ve yüksek sesle sokak sokak dolaşarak anlatıyorlardı. Böylece halk nezdinde bir kamuoyu teşekküle zemin hazırlanmıştı. Orta Çağ dünyasında şehirlere girmek için bir miktar ücret alınırdı. Parasını vermeyen şehre sokulmazdı. Bu gelenek hem Hristiyan ve hem de Müslüman şehirleri için geçerlidir.[9] Çoğunlukla parasız ve sefil batılı hacılar Müslüman memleketlerine gelirlerdi. Bunlar kente ücret ödemeden kesinlikle sokulmazlardı. Bu kurala Kudüs şehrinde daha fazla dikkat edilirdi. Frank kontlarından bir zat Kudüs kapısında galeyana gelerek bu uygulamaya direnmek istedi fakat çıkan kargaşalıkta kontun gözü çıktı. Kont çaresizlik içinde geri döndü. Roma sokaklarında feryat ederek dolaşıp bu durumu halka anlatmaya başladı. Halk galeyana hazır vaziyette idi. Bu hikâyeler papalık makamını da harekete geçirdi. Bütün rahip ve din adamları mesaisini bu konu üzerinde yoğunlaştırarak vaazlar tertip edip Müslümanlara karşı savaş vaktinin geldiğini söylüyorlardı. Papa Urban büyük bir kalabalık önünde Haçlı seferleri için resmen faaliyete geçilmesini teklif etti.[10] Peki Ermenilerin haçlı serflerinin başlamasındaki etkisi neydi? Ermeniler ile Latinlerin ilk siyasi ve dini ilişkileri I. Haçlı Seferleri öncesinde başlamıştır. XI. yüzyıldan önce Roma Kilisesi ile Ermeni Kilisesi arasında temasların olduğuna dair herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Ancak Ermeni hacıların ve rahiplerin Roma’ya ziyaretlerde bulunduğu ve İslam fetihlerinin artmasıyla doğulu Hristiyanların Roma’ya göç ettikleri bilinmektedir ama bunu gösteren herhangi bir belge yoktur. İlk resmi ilişkiler Papa VII. Gregory döneminde gerçekleşmiştir. Bu tarihten önce iki kilise arasında ilişkilerin olduğunu gösteren bir belge mevcut değidir.1080 yılında Ermeni Patrik II. Grigor Vkayeser Anadolu- Suriye topraklarını ele geçiren Selçuklu Türklerine karşı koymak için askeri yardım amacıyla Papa VII. Gregory’e başvurdu. Çünkü Papa’nın Doğu Hristiyanlığını kurtarmak için bir plan hazırladığı haberini almıştı. Aynı yılın Haziran ayında Papa’nın olumlu cevabı bir mektupla Ermeni patriğinin eline ulaştı. Bazı kaynaklar Ermeni patriğin olumlu yanıt alması üzerine 1074 yılında Roma’ya seyahat ettiğini ileri sürmektedir. Papa VII. Gregory ile Ermeni Kilisesinin temsilcileri arasında geçen görüşmeler sonrasında Roma ile Ermeniler arasında yeni bir dönem başladı.[11] 1071 Malazgirt yenilgisinden sonra Türklerin durdurulamaz ilerleyişi karşısında Ermeni Patrik II. Grigor Vkayeser aktif olarak askerî bir politika izlemeye başladı. Akdeniz Hristiyan dünyası içerisinde Türklere karşı ortak bir cephe oluşturmaya çalıştı. Hristiyan Kiliselerinin en üst rütbeli din adamlarına mektuplar gönderdi. Filistin, Mısır ve İstanbul’daki Hristiyan kiliselerine kişisel ziyaretlerde bulundu. Bu konuda en önemli teması Latinler ile gerçekleştirdi. II. Grigor Vkayeses, Haçlı Seferleri fikrinin babası olarak kabul edilen Papa VIII. Gregory’e, John adında Ermeni bir rahip gönderdi. Bu rahip daha önce Latinler ve Ermeniler arasında mevcut olan kardeş birliğini temsil etmek ve Papanın Ermenilerin başpiskoposu olduğunu iddia etmekle görevlendirildi. Papa VII. Gregory tarafından karşılanan Rahip John ona doğunun sorunları hakkında bilgi verdi. Papa VII. Gregory ise Rahip John’u Ermeni Kilisesi inanç ve uygulamaları hakkında sorguladı. İki taraf arasındaki görüşmeler olumlu geçti.[12] Papa VII. Gregory’e Doğu Hristiyanlarına yardım etmek Batı’nın problemleri ile uğraşmaktan daha sempatik gelmekteydi. Bunun için İmparator IV. Henry’e müracaat ederek Latinlerin menfaati için Doğu Hristiyanlarına yardım talebinde bulundu ve 50.000 kişilik bir orduyu Türkleri geri püskürtebilmek için doğuya göndermeyi önerdi. Nitekim yapılacak böyle bir yardımla yeniden Grekler ve Ermeniler ile bir birlik oluşturulabilir, Katolik inanç kendine yayılma sahası bulabilirdi. Ancak bu fikir dönemin şartlarında karşılığını bulamadı.[13] Papa VII. Gregory döneminde iki kilise arasında yapılan görüşmeler Haçlı Seferleri sırasında oldukça fayda sağlamıştır. Ermeniler haçlıları oldukça iyi karşılamıştır. Haçlılar sayesinde Türkleri Anadolu’dan söküp atacaklar, geldikleri yer olan Orta Asya’ya süreceklerdi. İstanbul’dan Kudüs’e kadar uzanan yol boyunca Haçlılar Ermeniler ile karşılaştılar. Ermeniler, Hristiyan ordusuna yardım edebilmek için birbirleriyle adeta yarışıyorlardı. Oturdukları yöreleri Haçlılara açtıklarından uzun yolculuktan, her türlü maddi manevi sıkıntıdan bitkin düşen haçlı askerleri yatacak yer, yiyecek-içecek buluyor ve rahatça konaklayabiliyorlardı. Bizans’ın hazırladığı sefer planı gereği Konya Ereğli’den Kayseri’ye dönülecekti. Fakat Haçlılar Bizans’ın işine gelen bu plana itiraz ettiler. Haçlı komutanlarından Tangrat yolunu Gülek Boğazı’na çevirdi. Boudoun da Tangrat’dan önce davranarak Ermeniler vasıtasıyla kurmayı düşündüğü devleti için Çukurova istikametine yöneldi.[14] Ermeniler bölgelerindeki kaleleri ihanetlerle Haçlılara teslim ediyorlardı. Haçlıların gelişleri bölgedeki Türk garnizonlarını çekilmeye zorladı. Böylece Haçlılar sahil limanlarını ele geçirerek bölgeye deniz yoluyla ikmal imkânını elde ettiler. Toros dağlarında yaşayan Ermeniler, bu sayede sahile inmeye başladılar. Bagrat’ın rehberliği sayesinde Haçlılar Ermeni reisleri ile temasa geçiyor, Malatya ve Urfa emirleri törenlerle bu yeni gelen kurtarıcılarını karşılıyorlardı. Urfa Hâkimi Thoros, Boudouin’i oğulluğa kabul etti. Ermeniler daha haçlı seferlerinin başlamasından 20 yıl evvel bu seferlerin hazırlığından haberdar olmuşlardı. Bu seferleri daha da hızlandırmak ve Ermenileri kurtarmaları için Roma’ya bir piskopos göndermişlerdi. Franklar, Ermenilerin sayesinde Bizans ile yaptığı anlaşmayı ekarte ederek Urfa, Antakya ve Kudüs’de birer kontluk kurdular.[15] Ermeniler dindarane gayelerle İsa’nın mezarını kurtarmak üzere yola çıkmış bulunan Haçlıların doğudaki Hristiyan ahaliyi boyunduruk altına alacaklarını hiç düşünmemişlerdi. Oysa daha birkaç yıl evvel Papa’ya büyük ümitlerle başvurmuşlardı. Hatta Haçlı seferleri başlarken Haçlı reisleri Ermeni şeflerine mektuplar göndererek kutsal yerlere giderken Ermenilerin de Haçlılara yardım etmelerini rica ediyorlardı. Ancak Haçlılar, hem Bizans’ı hem de büyük fedakârlıklar yapan Ermenileri hayal kırıklığına uğrattılar.[16] Franklar davetli olarak geldikleri topraklarda Ermeni şeflerini katletmişlerdi. Özellikle Boudouin, Ermeni şeflerini mahvetmişti. Haçlılar’ın Papa II. Urban’a 11 Eylül 1098 tarihinde yazdıkları mektupta: “Heretik Grek, Ermeni ve Süryanileri yok edemedik. Gel bize sen otoritenle bizim kuvvetlerimizi kullanarak hangisi olursa olsun bütün herezileri kökünden kazıyıp yok et.”[17]
