- asırda Anadolu, Ege, Marmara tamamen Türklerin egemenliğine geçtiğinde, Sinop ve Antalya, önemli ticaret limanları haline gelmişti. Ticaret, Orta Anadolu’ya doğru sarmıştı. Türk dokumacılığı Bizans dokumacılığından üstün duruma gelmişti. Batılı tüccarlar, Bizans’ın Rum ve Hıristiyan mezhepli ahalisini sömürüyordu. İstanbul’un fethi ile İtalya’nın ticaret kolonileri çekip gittiler. Bizans’ın tüccarları da bu sömürü ve gasplardan kurtularak daha emniyetli bir iş ha-yatına girdiler. Çiftçileri köleliğe zorlayan, Bizans aristokrasisi yok oldu; fakat Türkler, yeni rejimde, askerliğe ve memuriyete sürüklendiler. İtalyan ticaret kolonilerinin de gitmesiyle emniyete kavuşmuş bir tüccar sınıfı türedi. Fakat bunların çoğunu Hıristiyan ve Yahudiler teşkil ediyordu. Bunlar devamlı kuvvetlenmekte idi.
OSMANLI DEVLETİNDE TİCARET VE ESNAF AHLÂKI
Osmanlı Devleti’nden önceki Müslüman Türk devletlerinde esnaf teşkilatına yön veren ve Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde de tesirini devam ettiren iki önemli müessese vardır. Bunlar fütüvvet ve ahi teşkilatıdır. Aslında iç içe ve mahiyet itibariyle birbirinin aynısı olan bu iki teşkilat, Müslüman Türklerde esnaf teşkilatlarının dinî, iktisadî bir zümre şeklinde ortaya çıktılarını göstermektedir. İslâm’ın ilk asırlarında ortaya çıkan ve daha çok genç kuşakları çeşitli yönleriyle yetiştirmeyi hedef alan ‘fütüvvet teşkilatı’ uzun devirler Müslüman Türk gençliğine yön vermiş, bu gençliğin çeşitli mesleklerde yetişebilmesi için gayret göstermiş ve Müslüman Türk gençliğinin mert, yiğit, atılgan, cömert ve becerikli insanlar olmalarını sağlamıştır. Fütüvvet teşkilatı ile tarikatlar arasında önemli bir münasebet vardır ve böylece bu teşkilatlar manevi değerlerle iktisadî gayretleri bütünleştirmiştir. Fütüvvet kelimesi Arapça fetâ kelimesinden türetilmiştir. Fetâ ise genç adam demektir. Bu sebeple fütüvvet teşkilatını, genç sanatkâr ve zanaatkârların bir araya gelerek ve aralarından birini de reis seçerek teşkil ettikleri dinî-iktisadî mahiyette bir cemiyet olarak tarif edebiliriz. Bunlar, daima cemiyet reisinin ve cemiyet tüzüğünün emirleri altında hareket ederler. Konu ile ilgili olarak fütüvvetnâme adıyla çok sayıda eserler yazılmıştır. Ahi teşkilatı ise, fütüvvet teşkilatının Türkler tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış bulunan bir şeklidir. Moğol istilası ve bazı iç isyanlar sebebiyle Müslüman Türklerin birliği bozulmuş ve halk önemli ölçüde tedirgin olmuştu. İşte böyle bir buhran döneminde halkı birbirine sevdiren ve yeniden birliği kuran manevî liderler ortaya çıkmıştır. Mevlâna, Yunus Emre ve Ahi Evran da bunların ileri gelenleridir. Ahi Evran esnafın birlik ve beraberliğini, zaviye ve tekkeleri birer meslek kuruluşları haline getirerek bu görevi ifa etmiştir. Müslüman Türkler, genellikle bekâr gençlerden sanat ve meslek sahibi olanların bir araya gelerek kendilerine reis tayin ettikleri şahsa ‘ahi’ adını vermişler ve bu cemiyete de eskiden olduğu gibi fütüvvet demişlerdir. Şu anda Kırşehir’de medfûn olan Ahi Evran ahlâkla sanatın ahenkli bir birleşimi olan ahi teşkilatını kurmuş ve o denli itibarlı bir hale getirmiştir ki, bu durum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkârlara yön vermiştir. Osman Gazi, kılıcını ahi usulüne göre kuşanmış ve Orhan Gazi ise ahiliğin önemli bir savunucusu olmuştur. Kısaca ‘ahilik milli bir birlik olup gayretleri neticesinde Osmanlı Devleti gibi büyük bir devlet ortaya çıkmıştır. Fütüvvetnâmelerden öğrendiğimize göre, bunların da toplantı yerleri tekke ve zaviyelerdir. 740 maddeyi bulan fütüvvet nizamnameleri vardır. Zaviyeler bir merkezde toplanmıştır. Her meslek erbabının bir ahi baba denen reisi mevcuttur. Bu reisin başkanlığında bütün üyeler, çalışma esaslarını, giyimlerini ve hareket tarzlarını teşkilatın nizamlarına uydurmak mecburiyetindedirler. Reislerine şeyh veya ihtiyar da derler. Kısaca Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin, Ön Asya’daki yerliler karşısında tutunabilmeleri ve beraber yaşayabilmeleri, ancak aralarında bir teşkilat kurarak dayanışma sağlamalarıyla mümkündü. İşte bu zaruret, dinî-ahlâkî kaideleri fütüvvetnâmelerde zaten mevcut olan bir esnaf ve sanatkâr kaynaşma ve kontrol teşkilatının yani ahiliğin kurulması sonucunu doğurdu. Sanat ve ticaret erbabının tarikatı demek olan fütüvvet ve bunun Türklerdeki özel şekli olan Ahiliğin yanında, bozuk fikirli Şiîlerin Müslüman Türkler arasında yayılmaya çalıştığı ve bunlara benzeyen melâmiliği de burada sadece zikredelim. Osmanlı Devletinin, özellikle gelişme döneminin adalet, hoşgörü, maddeten ve manen dengeli insan ve toplum yapısı açısından ilgi uyandıran, günümüzde de örnek olabilecek bir idare-sosyal yapısı vardı. Fakat gerileme döneminden itibaren bu yüksek değerlerin ve dengelerin yavaş yavaş bozulmaya başladığını, Ortaçağı kapatıp Yeniçağı açan bir milletin özellikle iktisadi olarak “Ortaçağlaşma” gibi bir zihniyet yapısı içerisine düştüğünü görmekteyiz. Tarihi öğrenmekten bir amaç ibret almaksa, geçmişi doğrusu ve yanlışı ile olduğu gibi ortaya koymak gereklidir. Türkiye’de bu konuda ifrat ve tefrit vardır. Bir yanda Batıcılık adına batının anlamaya çalıştığı Osmanlının değerlerini göremeyenler olduğu gibi, diğer yanda Osmanlıyı en ufak bir tenkide bile tahammül edemeyenler vardır. 1071 zaferinden sonra Anadolu’ya yayılan Türk halkının çoğunluğunu göçebe Oğuzlar teşkil etmekteydi. İktisadi hayat hayvancılığa, yaylacılığa dayanıyordu. Gerek göçebe hayatı yaşayanlardan, gerekse fethedilen yerlere iskân politikası ile zorunlu göçe tabi tutulanlardan, tekke, cami, medrese ve bunları yaşatan vakıflar yoluyla, birer Türk şehri teşekkül ettiriliyordu. Esnafa, Ahi Teşkilatına dayanan iktisadi faaliyetlerle aynı zamanda o yerlerin şehirleşmesi ve Türkleşmesine çalışılıyordu.
