BIST 100
15.062,65 0,15%
DOLAR
45,3784 0,05%
EURO
53,3513 -0,24%
GRAM ALTIN
6.815,73 -0,87%
FAİZ
40,65 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
117,11 -0,06%
BITCOIN
80.747,00 0,04%
GBP/TRY
61,6850 -0,33%
EUR/USD
1,1751 -0,31%
BRENT
105,33 3,99%
ÇEYREK ALTIN
11.143,72 -0,87%
İstanbul Parçalı Bulutlu
İstanbul hava durumu
18 °

OSMANLI DEVLETİNDE TİCARET VE ESNAF AHLÂKI

Osmanlı Devleti’nden önceki Müslüman Türk devletlerinde esnaf teşkilatına yön veren ve Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde de tesirini devam ettiren iki önemli müessese vardır. Bunlar fütüvvet ve ahi teşkilatıdır. Aslında iç içe ve mahiyet itibariyle birbirinin aynısı olan bu iki teşkilat, Müslüman Türklerde esnaf teşkilatlarının dinî, iktisadî bir zümre şeklinde ortaya çıktılarını göstermektedir.

İslâm’ın ilk asırlarında ortaya çıkan ve daha çok genç kuşakları çeşitli yönleriyle yetiştirmeyi hedef alan ‘fütüvvet teşkilatı’ uzun devirler Müslüman Türk gençliğine yön vermiş, bu gençliğin çeşitli mesleklerde yetişebilmesi için gayret göstermiş ve Müslüman Türk gençliğinin mert, yiğit, atılgan, cömert ve becerikli insanlar olmalarını sağlamıştır. Fütüvvet teşkilatı ile tarikatlar arasında önemli bir münasebet vardır ve böylece bu teşkilatlar manevi değerlerle iktisadî gayretleri bütünleştirmiştir. Fütüvvet kelimesi Arapça fetâ kelimesinden türetilmiştir. Fetâ ise genç adam demektir. Bu sebeple fütüvvet teşkilatını, genç sanatkâr ve zanaatkârların bir araya gelerek ve aralarından birini de reis seçerek teşkil ettikleri dinî-iktisadî mahiyette bir cemiyet olarak tarif edebiliriz. Bunlar, daima cemiyet reisinin ve cemiyet tüzüğünün emirleri altında hareket ederler. Konu ile ilgili olarak fütüvvetnâme adıyla çok sayıda eserler yazılmıştır.

Ahi teşkilatı ise, fütüvvet teşkilatının Türkler tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış bulunan bir şeklidir. Moğol istilası ve bazı iç isyanlar sebebiyle Müslüman Türklerin birliği bozulmuş ve halk önemli ölçüde tedirgin olmuştu. İşte böyle bir buhran döneminde halkı birbirine sevdiren ve yeniden birliği kuran manevî liderler ortaya çıkmıştır. Mevlâna, Yunus Emre ve Ahi Evran da bunların ileri gelenleridir. Ahi Evran esnafın birlik ve beraberliğini, zaviye ve tekkeleri birer meslek kuruluşları haline getirerek bu görevi ifa etmiştir. Müslüman Türkler, genellikle bekâr gençlerden sanat ve meslek sahibi olanların bir araya gelerek kendilerine reis tayin ettikleri şahsa ‘ahi’ adını vermişler ve bu cemiyete de eskiden olduğu gibi fütüvvet demişlerdir. Şu anda Kırşehir’de medfûn olan Ahi Evran ahlâkla sanatın ahenkli bir birleşimi olan ahi teşkilatını kurmuş ve o denli itibarlı bir hale getirmiştir ki, bu durum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkârlara yön vermiştir. Osman Gazi, kılıcını ahi usulüne göre kuşanmış ve Orhan Gazi ise ahiliğin önemli bir savunucusu olmuştur. Kısaca ‘ahilik milli bir birlik olup gayretleri neticesinde Osmanlı Devleti gibi büyük bir devlet ortaya çıkmıştır.

Fütüvvetnâmelerden öğrendiğimize göre, bunların da toplantı yerleri tekke ve zaviyelerdir. 740 maddeyi bulan fütüvvet nizamnameleri vardır. Zaviyeler bir merkezde toplanmıştır. Her meslek erbabının bir ahi baba denen reisi mevcuttur. Bu reisin başkanlığında bütün üyeler, çalışma esaslarını, giyimlerini ve hareket tarzlarını teşkilatın nizamlarına uydurmak mecburiyetindedirler. Reislerine şeyh veya ihtiyar da derler. Kısaca Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin, Ön Asya’daki yerliler karşısında tutunabilmeleri ve beraber yaşayabilmeleri, ancak aralarında bir teşkilat kurarak dayanışma sağlamalarıyla mümkündü. İşte bu zaruret, dinî-ahlâkî kaideleri fütüvvetnâmelerde zaten mevcut olan bir esnaf ve sanatkâr kaynaşma ve kontrol teşkilatının yani ahiliğin kurulması sonucunu doğurdu.

Sanat ve ticaret erbabının tarikatı demek olan fütüvvet ve bunun Türklerdeki özel şekli olan Ahiliğin yanında, bozuk fikirli Şiîlerin Müslüman Türkler arasında yayılmaya çalıştığı ve bunlara benzeyen melâmiliği de burada sadece zikredelim.

Osmanlı Devletinin, özellikle gelişme döneminin adalet, hoşgörü, maddeten ve manen dengeli insan ve toplum yapısı açısından ilgi uyandıran, günümüzde de örnek olabilecek bir idare-sosyal yapısı vardı. Fakat gerileme döneminden itibaren bu yüksek değerlerin ve dengelerin yavaş yavaş bozulmaya başladığını, Ortaçağı kapatıp Yeniçağı açan bir milletin özellikle iktisadi olarak “Ortaçağlaşma” gibi bir zihniyet yapısı içerisine düştüğünü görmekteyiz. Tarihi öğrenmekten bir amaç ibret almaksa, geçmişi doğrusu ve yanlışı ile olduğu gibi ortaya koymak gereklidir. Türkiye’de bu konuda ifrat ve tefrit vardır. Bir yanda Batıcılık adına batının anlamaya çalıştığı Osmanlının değerlerini göremeyenler olduğu gibi, diğer yanda Osmanlıyı en ufak bir tenkide bile tahammül edemeyenler vardır.

1071 zaferinden sonra Anadolu’ya yayılan Türk halkının çoğunluğunu göçebe Oğuzlar teşkil etmekteydi. İktisadi hayat hayvancılığa, yaylacılığa dayanıyordu. Gerek göçebe hayatı yaşayanlardan, gerekse fethedilen yerlere iskân politikası ile zorunlu göçe tabi tutulanlardan, tekke, cami, medrese ve bunları yaşatan vakıflar yoluyla, birer Türk şehri teşekkül ettiriliyordu. Esnafa, Ahi Teşkilatına dayanan iktisadi faaliyetlerle aynı zamanda o yerlerin şehirleşmesi ve Türkleşmesine çalışılıyordu.

  1. asırda Anadolu, Ege, Marmara tamamen Türklerin egemenliğine geçtiğinde, Sinop ve Antalya, önemli ticaret limanları haline gelmişti. Ticaret, Orta Anadolu’ya doğru sarmıştı. Türk dokumacılığı Bizans dokumacılığından üstün duruma gelmişti. Batılı tüccarlar, Bizans’ın Rum ve Hıristiyan mezhepli ahalisini sömürüyordu. İstanbul’un fethi ile İtalya’nın ticaret kolonileri çekip gittiler. Bizans’ın tüccarları da bu sömürü ve gasplardan kurtularak daha emniyetli bir iş ha-yatına girdiler. Çiftçileri köleliğe zorlayan, Bizans aristokrasisi yok oldu; fakat Türkler, yeni rejimde, askerliğe ve memuriyete sürüklendiler. İtalyan ticaret kolonilerinin de gitmesiyle emniyete kavuşmuş bir tüccar sınıfı türedi. Fakat bunların çoğunu Hıristiyan ve Yahudiler teşkil ediyordu. Bunlar devamlı kuvvetlenmekte idi.

Gelişme döneminde iktisadi hayatın endüstri kolları olarak tarım, hayvancılık, küçük el sanatları, zanaat, demircilik, dericilik, dokumacılık, çinicilik, gemi ve silah yapımını sayabiliriz. Bu ürünlerin bir kısmı Avrupa’ya ve Arap ülkelerine de satılabilmekteydi. 16. ve 17. yy.da Osmanlı’da sanayi Batı’dan üstün idi. Baharat, ipek ve kürk ticaretini Osmanlı elinde tutuyordu. Kervansarayların, ticaretin güven ve selametle yapılmasında pek çok katkısı vardı.

Gerek Batı’da, gerekse Osmanlı Devleti’nde, Ortaçağda, her bakımdan hâkim olan zihniyet, ekonomi dışı değerlere dayanıyordu. Başta, büyük toprak mülkiyeti ve toprağa dayalı hâkimiyet şekli, yine toprağa dayalı bir rütbe ve mansıp silsilesi vardı. Toprağa dayalı kalındığı sürece, paranın ve genellikle menkul değerlerin ikinci planda olduğu, aynî iktisat şekli geçerli idi. Müteşebbis olarak, küçük işletme ve esnaf loncaları vardı.

İnsanlığın henüz dünyevileşmediği, paranın sadece bir araç olduğu, idealizmin ve ahlâk ilkelerinin çok üstün olduğu bir dönemdi, Ortaçağ. İktisadi ilişkilerde güven unsuru ve dengeli davranış hâkimdi. Yani ihtiyaç kadar üretim yapılmaktaydı. Ve üretici, malını satacağından emindi. Büyük bir kazanç hırsı olmadan, herkes kendine bir gelir temin etmekteydi. Usta-çırak ilişkilerinde ekonomik faktörlerden çok, dini ve moral faktörler hâkimdi.

İlk dönemlerde, Osmanlılarda esnaf teşkilatının, fütüvvet ve ahi teşkilatlarından etkilendiği inkâr edilemez. Ancak daha sonraki gelişme dönemlerinde bu etkilenmenin izleri devam etmekle beraber, fütüvvet tarikatının esrarengiz yönleri aynen ve tamamen Osmanlılar tarafından tatbik edilmemiştir. Gerçi Osmanlı esnaf teşkilatı ile ilgili elimizde bir kanunname veya nizamname yoktur. Ancak tarihi belgeler ve uygulama, Osmanlı Devleti’nin farklı bir yol izlediğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde ahiliğin tesiri devam etmiştir. Bu sebeple ahiliğe ait bazı terimler Osmanlı esnaf teşkilatında da kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nde esnafın birinci derecede amiri, kadılar ve muhtesiblerdir. Ancak bunların dışında esnafın başında şeyh, nakib, duacı, çavuş, yiğitbaşı ve kethüda adlarıyla anılan bir takım reisleri bulunmaktadır. Esnaf teşkilatında şeyhin önemli bir yeri vardır. Nakibler ise esnaf üzerinde şeyhden yani reislerden sonra söz sahibi olan şahıslardır. Her esnafın ve özellikle berber esnafının son zamanlara kadar birer duacıları da olduğunu görüyoruz. Esnafın önemli meselelerinde tam yetkili merci olarak kabul edilen bir diğer amirleri de kethüdalardır. Kelime anlamı itibariyle güvenilir memur ve ev sahibi demek olan bu kelime, Türkçemize kâhya olarak geçmiştir. Esnaf teşkilatının amiri olarak kethüda, sanatkâr ve tüccarların işlerine bakmak üzere devlet tarafından tayin edilen güvenilir insanlara denir. Kethüdalık, esnaf teşkilatının başlangıcından 1324/1906 yılına kadar devam etmiş bulunan yarı resmî bir memuriyettir. Şeyh, nakib, duacı ve çavuş gibi makamlar zamanla ortadan kalktıkça, bunların hak ve yetkileri de kethüdalara intikal etmiştir. Genellikle kadılar tarafından tayin edilen kethüdalar, esnafla hükümet arasında yegâne aracı olduklarından devlet nezdinde de itibar sahibidirler. Bu sebeple, tayinleri esnasında esnafın görüşünü almak bir adet olmuştur. II. Meşrutiyetin ilanından sonra 1328/1910 yılında kethüdalık resmen ilga edilmiştir.

Fütüvvet usulünü uygulayacak vasıflı esnafın azalması ve ticarete gayr-i müslimlerin girmesi sebebi ile Osmanlılardan önce toplantı yerleri tekke ve zaviyeler olan ahilik teşkilatı, Osmanlılarda yerini loncalara terk etmiştir. Zaviyelerde birinci derecede âmir, şeyh ile nakib olduğu halde, loncalarda bunların yerini kethüda ile yiğitbaşı işgal etmektedir. Esnafın ihtiyar veya eski denen idarecileri ise; her ikisinde de vardır. Ayrıca loncanın başında bulunan reise, yine şeyh de denmektedir. Sahaflar şeyhi, yorgancılar şeyhi gibi. Ancak loncaları asıl idare eden ve devletle münasebetleri yürüten esnaf kethüdaları (kâhyaları) ve yiğitbaşılarıdır. Yiğitbaşının en önemli görevi, kethüda ile esnaf arasında tebliğ aracı olmaktır.

Her esnafın günümüzdeki üretim kooperatiflerine benzeyen ve lonca adı verilen belirli bir toplantı yeri vardır. İlk dönemlerde Müslüman ve gayr-i müslim esnafın ileri gelenleri (iş erleri, ihtiyarları) yani ustalar bir yere toplanırlar; kethüda ve yiğitbaşların başkanlığında esnafın işleri ile ilgili müzakerelerde bulunurlar; ufak tefek davaları kadıya gitmeden hallederler; esnaf ve tüccarın arasında geçerli olan nizam ve kaideleri müzakere ederler ve esnafa ait orta sandığının muhasebesini yaparlardı. Sonradan Müslüman ve gayr-i müslimler ayrı ayrı lonca kurmuşlardır. Loncalar, günümüzdeki sendikaların işini de yürütürler ve özellikle kalite kontrolü ve standarda büyük önem verirlerdi. Lonca teşkilatının reisi kethüdadır. Yiğitbaşılar ve esnafın ileri gelenlerinden seçilen ihtiyarlar ise ona yardım ederler. Bunların nezaret ve idaresi altında bulunan her esnafa ait bir yardımlaşma sandığı vardır. Buna orta sandığı denir. Sermayesi, esnafın teberruları, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa geçenler için ustaları tarafından verilen paralardan sandık için alınan paylar ve benzeri gelirlerdir. Bu sandıktan zor durumda bulunan esnafa borç para ve kredi verilirdi. Orta sandığı usulü 1327/1909 çarşı yangınına kadar devam etmiştir.

Buraya kadar anlatılan merkezdeki esnaf teşkilatının bir benzeri, taşrada da mevcuttu. Taşradaki esnafın kendilerinin veya kadının tayin ettiği reislerine, önceleri ahi baba, sonraları kâhya ve 1295/1878’den sonra ise mütevelli denirdi. Mütevellinin yanında üstadlarıtarafından seçilen ve beş kişiden oluşan lonca heyeti bulunmaktaydı. Ayrıca 24 esnafın mütevellilerinden oluşan bir kâhyalar meclisi de mevcuttu ve reisine kâhya başı denmekteydi. Taşrada da her esnafın bir vakıf sandığı vardı. Buna esnaf vakfı, esnaf sandığı veya ilk dönemlerdeki gibi esnaf kesesi denirdi. Bu sandık, mütevellinin idaresi altındaydı. Mütevelli loncaya lonca da esnafa karşı sorumluydu. Her senesandığın muhasebesi tetkik edilirdi. Esnaf; üstad, kalfa, çırak ve yamak şeklinde derecelendirilmişti. Meslekten ayrılanlar ise mütekâid, aceze ve malûl şeklinde sınıflandırılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğunda esnaf teşkilatı, son derece mükemmeldi. Esnaf, hileye tenezzül etmez, namusu ile çalışırdı. En küçük bir hile şiddetle cezalandırılır, mesela bir kunduracı, çürük-çarık bir ayakkabı yaparsa, tabi bu ayakkabı tez günde sökülüp parçalandığından şikâyet edilir, o esnafın bağlı bulunduğu teşkilat, durumu inceler, yapılan hileyi tespit eder, kunduracı tekdir edilir, ayakkabı parası ödetilir ve yapılan çürük ayakkabı da dama atılırdı. Herhangi bir kunduracının elindeki böyle hileli ayakkabının dama atılması, o devirde çok büyük ayıptı! Meslek haysiyetine bu iş uymaz ve o esnaf itibarını tamamen kaybederdi.

Osmanlı ülkesinin her yerinde değişik sanat sahiplerinin kendilerine göre bir teşkilatı, ‘Esnaf Şeyhi’, ‘Kahya’, ‘Yiğitbaşı’ ve ‘Ehl-i Hibre’ gibi üyeleri bulunurdu. Esnaf tarafından seçilip hükümetçe vazifeleri tasdik edilen bu kurul, esnafın bütün davranışlarından sorumlu oldukları gibi, aynı zamanda hükümetle esnaf arasında da aracı durumunda idiler. Yolsuzluk eden sanat sahibi ve esnaf, bunlar vasıtasıyla cezalandırılırdı. Esnafın alacağı ve satacağı eşyanın fiyatı, muayyen olup defterde kayıtlı idi. Bunun haricine çıkıp ihtikâr yapanlar, ele geçerse ceza görürlerdi. Her esnafın, her yerde (yani şehirde ve kazada) miktarı ve dükkân sayısı belli idi. Ondan fazla dükkân açılması, ancak ihtiyaç üzerine olabilirdi. Kalfa ve çırak sayısı da sınırlandırılmıştı. İhtiyaca göre artırılır veya eksiltilirdi. Yani önüne gelen dükkân açamaz ve usta olamaz; gizli açılan dükkânlar derhal kapatılırdı.

Esnaf kâhyaları, en küçük yolsuzluğa dahi göz yummayıp, bir günden 3 güne kadar re’sen dükkân kapatmaya yetkiliydiler. Kaldı ki esnaf, bu türlü cezaları hak edecek bir yolsuzluk etmezdi. Bununla beraber bir yolsuzluk vukuunda, İstanbul kadılığının esnaf nizamı için tespit ettiği şartlara bakılır ve loncada, suç ağırsa kadılıkta, yine lonca heyetiyle beraber hükme bağlanırdı.

Ayrıca esnafın uymaya mecbur olduğu esaslar, en ince teferruatına kadar tespit olunmuştur. Mesela; H.1040, M.1630–1631 tarihli nizamnamelerden birkaç misal şöyledir; Ekmekçiler: Ekmekçinin ekmeği, çiğ, kara, ekşi ve noksan olmaya; olursa dirheminden bir akçe ceza alına (o devrin parasına göre çok ağır bir ceza), elekleri sık olup, ekmek kepekli olmaya, olursa ekmekçiye mahkemece siyaset oluna. (esaslı ve hücre cezası verile)

Esnaf loncası ve kâhya, eskiden beri devam ede gelen usul ve nizama aykırı hareket eden, hilekârlığı, hırsızlığı huy edenleri meslekten çıkardıkları gibi, ceza esnasında da zindanda oturmak yerine, ya kürek çekmeye veya tersanede, iplikhanede, en ağır işlerde amele olarak çalışmaya mecbur tutarlardı. Esnafın hastalanma, doğum, ölüm hallerinde lonca sandığı, bütün imkânları ile seferber edilir ve esnaf, eli böğründe bırakılmazdı.

Bunların kazançları ancak geçimini temin edecek kadar olurdu. Esnafların topların yapmalarına ve işlerinin idaresine mahsus kurumlara ‘Esnaf Loncaları’ denirdi. Esnafların şikâyetleriyle ve devletle esnaf arasındaki işlerle meşgul olan esnafın büyüğü için de ‘Esnaf şeyhi’ tabiri kullanılırdı.Osmanlı devleti zamanındaki Esnaf Nizamnamesine ait bazı hükümlerde şöyle hükümler vardır: “Ve ekmekçilerin işlediği ekmeğin, içi ve dışı kara olmaya, kasaplar koyunu geceden temizlemeye ve an (temiz) satalar ve semizini saklayıp, zayıfını boğazlamayalar Ve aşçının, pişirdiği et, çiğ olmaya ve pak kapayalar ve kâsesi ve bezi temiz ola ve kazanı kalaysız, çanakları sırçasız olmaya ve hizmetkârların bellerindeki futaralar (önlükler) temiz ola. Bahçelerden gelen yemişler, yüzleme olmaya; üstü nasılsa, altı da öyle ola. Pazaryerinden önce satılmaya; yolda karşılayıp almak isteyeni, muhtesip (belediye görevlisi) tutup, ceza ede. Yoğurtçular da gözlene ve yoğurtlarına nişasta ve su katmayalar. Ve terziler, dikmek için aldıkları kaftanları, vaktinde vere. Kemha ve kadife kaftanları 25 akçaya dikeler. Ve kadın kaftanı (iki kemha ve yakalı olursa) 30 akçaya dikile. Ve çocuk kaftanı için emeklerine göre alına. İşlenen astar 8 arşından eksik olmaya.”

Ticaret ahlâkında yapılması istenmeyen şeyler ise şunlardır: Hileli ve çürük mal satmayacaksın, müşteriden fazla para almayacaksın, bir başkasının malını taklit etmeyeceksin, noksan tartmayacaksın ve bozuk terazi kullanmayacaksın, sahte ve kalitesiz mal üretmeyeceksin.

Ahiliğin açık ve kapalı olmak üzere 6 şartı vardır.

Açık olanlar:

1-Elini açık tut: Cömert olmak, düşkünlere yardım etmek için,

2-Kapını açık tut: Konuksever ve misafirperver olmak için,

3-Sofranı açık tut: Yoksullara, yemek yedirmek, misafire ikramda bulunmak için.

Kapalı olanlar:

1-Elini bağlı tut: Hırsızlık, zorbalık ve kötülük etmemek için,

2-Dilini bağlı tut: Dedikodu, yalan, iftira ve gıybetten uzak durmak,

3-Belini bağlı tut: Kimsenin namusuna, haysiyet ve şerefin göz dikmemek için.

Hâsılı loncalardan müteşekkil Türk esnafı, gerek sanat disiplini, gerek ahlâkimes’uliyetler ve gerek içtimai bakımdan, devrinde en ileri ve mükemmel durumda idi. O kadar ki, loncada doğruluk ve helal kazanç hakkına kanaat, iki büyük meziyet olarak asırlarca hâkim olmuştur. Esnaf imalatını, istenilen, aranılan evsafta yapar, ticaret ehli de tartı ve ölçüde zerrece hile etmez ve ancak meşru karını alarak satardı. Hile yapmasına lüzum yoktu; zira lonca, her türlü maddi ve manevi ihtiyaçlarını garanti altına almıştı. [1]

Esnafın ahlâkını belirten sayısız misaller arasında Avrupalı seyyahlar tarafından tespit edilenler de vardır: Büyük İtalyan edibi Edmondo de Amicis, (1846- 1908) İstanbul Seyahatnamesinde, İstanbul Esnafı için şunları yazıyor: “Rum, müşteriye seslenip bağırır, eliyle koluyla işaretler yaparak davet eder. Ermeni biraz daha temkinlidir. Yahudi malını kulağa fısıldayarak arz eder. Türk’e gelince, sessiz, müşterisini sadece bakışlarıyla çağırır. Bir Türk’e söylediği fiyat için sakın biraz daha aşağı olmaz mı? Diye pazarlığa girişmeyin; bunu kendisine hakaret sayar ve: “Ben hırsız mıyım ki sizden hakkım olmayan fahiş bir para isteyeyim ve sonra pazarlığa girişeyim” der. Bir tek şunu söylemek bile, esnafın o devirdeki faziletini göstermeye yeter.

İngiltere’de Birmingham şehrinin ticaret odasının duvarında o zaman asılı olan levha şudur: “Hakiki Türklerle herhangi suretle olursa olsun, istediğiniz ticareti yapabilirsiniz; fakat şarkın Rumları ile Ermenilerden kat’iyyen sakınınız.” denilmektedir.

Bütün Osmanlı Türkiye’sinde bir adamın sadakati, ehemmiyet sırasına göre, önce bağlı olduğu derneğe, dinine ve sonra padişaha, yani devleteydi. Sosyal hayatta bu derneklerin önemi hakikaten büyüktü. Derneklerin salahiyet ve nüfuzlarına kimse karşı çıkmaz; tamamen kendi kendilerini idare ederlerdi. Bazı disiplin meseleleri kadıya götürülse de, bunların mümkün mertebe dernek içinde halledilmesine çalışılır; yasaklılara uygun gördüğü cezayı tatbik etmekle görevli kâhyanın kamçı ve değneği, herkesin görebileceği bir yerde, duvara asılı dururdu. Derneğin şerefini lekeleyecek cinsten suç işleyen sanatkâr ve esnaflara kısa çıkarılma cezası verilir; daha ağır hallerde, dernekten atılarak, hayatını kazanma hakkı elinden alınırdı. Dernek gelirleriyle mesela her yıl Ramazan-ı Şerifte bir camide talebelere Kur’an-ı Kerim okutulur; fakirlere yiyecek dağıtılır, para kısmen de hastalanan veya mali sıkıntıya düşen dernek üyelerinin ihtiyaçları için harcanırdı. Parası olmayan ailelerin cenaze masrafları karşılanır, işlerini genişletmek isteyen ustabaşılara borç verilirdi. Muhtaç olanlar bu kasadan borç alabilir, bu para ayrıca yanan evlerin yeniden yapılması, yetimlere yardım etmek maksadıyla kullanılırdı. [2]

Orgeneral Kont Morsigil, Almanya imparatorluğuna hizmette bulunmuş, uzun müddet İstanbul’da yaşamış, iyi Türkçe bilen bir kişi idi. Binlerce Türkçe yazma kitap ve eser toplamıştır. Emekli olunca, ‘Osmanlı Askeri Teşkilatı’ adlı, çok değerli, büyük bir eser meydana getirmiştir. Aşağıdaki satırlar, bu mühim kitabın 5761. sahifesinden özetlenmiştir:

“Gerek Türkler, gerek Türk İmparatorluğunda yaşayan diğer milletler, ticaret sahasında faaldir. Bilgili, mahir, dirayetli tacirlerdir. Bab-ı Ali (Osmanlı İmparatorluk Hükümeti) her türlü kolaylığı göstermektedir. Osmanlının prensibi, mümkün olduğu kadar ticari malların girip çıkmasıdır. Zira mal ne kadar gelip giderse, devletin geliri o derece artmakta, halk da o derece zenginleşmektedir. Bab-ı Ali ağır ticari vergilerden kaçınmıştır. Ağır verginin hem malın dolaşımını engellediği, hem de kaçakçılığı doğurduğu, devletin ve halkın gelirini azalttığı fikrindedir. Bab-ı Ali, kaçak mala hazine adına el koyar. Hiçbir tacir vergisini ödemediği, beyan etmediği malı kaçırmaya cesaret edemez; zira ticaret lisansı elinden alınır. Çok defa bütün varlığına el konur. Yazar devam ediyor: Osmanlı ailesinin içine girmek gerekir. Dışarıdan bakınca temiz giyinen, fakat giyimlerinde Avrupa’daki süslerin hiçbiri görünmeyen, gösterişi sevmeyen, ağırbaşlı, kanaatkâr, dindar bir Müslüman toplumu görülür. Türk’ün evlerinde de masraflarının az ve size göre çeşitli olmadığı müşahade edilir. Ama Türkiye’de çok kalıp, aile mahremiyetine girilince, her Türk’ün kendine göre varlığı ve tasarrufu olduğu anlaşılır. Sokakta dilenen yoktur. Yoksulu vardır; fakat hepsi yardım görür. Bu sosyal yapıda Türk sanayinin de tesiri vardır.

Dış ülkelerde o kadar çok ham ve mamul madde satarlar ki, dışarıdan belli başlı hiçbir madde ithaline kesin ihtiyaç duymaksızın, sadece hoşuna giden malları satın alırlar. Hem Avrupa, hem Asya’dan ithalat yaparlar. Türk İmparatorluğunun ham madde kaynakları tükenir gibi değildir. Türk kerestesi gelmezse, Avrupa’da birçok tersane durur. Türk tarım ürünleri ve hayvan, birçok Avrupa ülkesini besler. Türk kumaş, iplik, bakır ve deri sanayi üstündür. Avrupa bunları da satın alır. Gerek ateşli, gerek kesici Türk silahları, Avrupa’da çok makbuldür. Bu düzeni Türkler, 1683’ten sonra, eskisi nispetinde işletemiyorlar. Zira Avrupa gemileri, iyice Hint Okyanusu’na girmiştir. Ama kara ticaret yolları, gene Türklerin elindedir. Gene ticaret, Osmanlı’nın lehine sürüp gitmektedir. Bab-ı Ali, Avrupa’dan büyük paralar çektiğinin idraki içindedir. Avrupa tacirlerine her türlü kolaylığı sağlar. Formaliteleri asgariye indirmiştir. Gümrük vergilerini düşük tutar. Avrupalı, malını bir Osmanlı limanına gelip boşaltır. Üstelik Avrupalı, bir malı doğrudan Osmanlı üreticisinden satın alamaz. Bu malları Türk tacirleri yerinden alıp limanlara getirerek, kendileri satarlar. Kendi mallarını gemileriyle Avrupa limanlarına götüren Türk armatörleri de vardır. [3]

Osmanlı devletinin sahip olduğu esnaf ve sanatkâr teşkilatının dürüstlüğüne ve ahlâkına o zamanın yabancı devletlerinden olan birçok kişi şahit olmuş ve bunu değişik vesilelerle gündeme getirmişlerdir. Bunlardan birkaçı şöyledir:

Osmanlı Devleti'nin, kurmuş olduğu medeniyetini, tekke-medrese-kışla sacayağı üzerine sağlam bir şekilde oturtup, doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçtığı günlerde, Hollanda Ticaret Odası'nda bir karar alınırken oyların eşit çıkması halinde, oda reisinin; İçinizde Türklerle alış veriş eden var mı?" diye sorduğunu ve birinden "evet" cevabını alınca da onun oyunu, imtiyazlı olarak iki oy olarak kabul edip karara varır. [4]

Türklerle alışverişte bulunan kişiye bu alış veriş Avrupa'da ayrı bir itibar ve güven kazandırmaktadır. Bundan dolayı da gittiği yerde imtiyazlı konuma gelmektedir. Çünkü Osmanlı’da ticaretin her alanında dürüstlük ve ahlâk en önemli değerdi. Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı " Onu sana veremem, kusurludur" cevabını verir. Yabancı tacirin "ziyanı yok, önemli değil" demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek: "Ben malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı'nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekâr sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah etti. [5]

XVIII. asrın sonlarında Türkler arasında çeyrek asır yaşayan D.Ohsson şöyle der: "Osmanlılar, Kur'ân 'da ifade edilen doğruluk, ahlâk ve namus prensiplerine çok bağlıdırlar. Aralarındaki bütün sosyal münasebet ve düzen, iyi niyet ve şefkate dayanır. Başka ülkelerde olduğu gibi, aralarında yazılı anlaşma yapmaya lüzum görmezler. İyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Osmanlılar, verdikleri sözün esiridirler. Bu tutumları, yalnız dindaşlarına karşı değildir. Hangi dinden olursa olsun, yabancılara karşı da böyle hareket ederler. Sözlerini tutma hususunda, onlara göre müslim ve gayri müslim olmanın hiç bir farkı yoktur. Gayri meşru olan her kazancı, ahlâksızlık ve dine aykırı görürler. Gayri meşru edinilmiş servetin, bu dünyada da, öteki dünyada da insanı bedbaht edeceğine samimi şekilde inanırlar." [6]

Osmanlı'nın son dönemlerinde İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M.A. Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında: “Bir kaide olarak, Ermeni’ye istediği paranın yarısını, Rum’a üçte bir, Yahudi’ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslüman’la alış veriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz" diye yazar. 1717- 1718 yılları arasında İstanbul'da İngiliz elçiliği yapan G.Montagu'nun hanımı LadyMontagu'nun, Osmanlı toplumundaki ticaret ahlâkı ile alâkalı hatıralarında oldukça enteresan bir şekilde: “İngiltere'de yalancılar yaptıklarıyla övünürler. Burada ise (Osmanlı'da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor. Bu kanun eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu, ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür." diye yazar. [7]

Ahilik ahlâkıyla yetişen Osmanlı esnafını bakınız İngiliz Senceri gazetesi nasıl anlatmaktadır: "Osmanlı memleketlerinde dükkâncılık ve satıcılık tarz ve usulü kadar güzel usul hiçbir yerde bulunmaz. Sivas pazarına gittiğimiz zaman bu adet nazarımızda bütün bütün tecelli etti. Pazara gelen müşteri ayaküstü durup, teşhir edilen malları gözden geçirir. Tüccar veya dükkâncı ise, diz çökmüş veya bağdaş kurmuş bir halde bulunur. Eğer müşteri itibara değer kimselerden ise, dükkâncının yanına çıkar oturur. Bir tacir böylesine, adeta konuksever bir ev sahibi gibi muamele ederdi. Müşteriye evvela bir kahve ısmarlar, sonra bir sigara ikram eder. Ve hal ve mevkie münasip konuşmaya girişir. Kahve ve sigara içtikten sonra konu yavaş yavaş alış veriş meselesine çevrilir. Eğer birden bire bu meseleye girilirse, hürmetsizlik ve terbiyesizlik sayılırdı.

Dükkâncı, müşteriye, neden sonra ne satın almak arzu ettiği takdirde gayet nazik bir ifade tarzı ile sorar. Ve alınacak şeyin nevi ve cinsine göre konuşulmasını müteakip, müşterinin fiyatı soruşu üzerine satıcı, yine nezaketten: “Zatı âlileri her ne münasip görürseniz, onu verirsiniz, hiç vermezseniz de hediye makamında kabul buyurursanız bence büyük bir şereftir” derdi.

İşte Türklerin alışverişi böyledir. Ve böyle nezaketli alışveriş hiçbir yerde görülmezdi."

Fransa hükümeti tarafından Türkiye'nin doğu illerinde inceleme yapmak üzere görevlendirilen TeophileDeyrolle, 1869 yılının Şubat ayında Trabzon'a gelerek ilginç bulduğu olayları Fransa'da yayınlanan bir dergide yazmıştır. Fransız Deyrolle Trabzon'daki Türk esnafıyla, Ermeni, Rum ve İran esnafını karşılaştırırken bakın nelere dikkat etmiş:

"Türk, ciddi ve sessiz, çubuğunu içerek müşterisini bekler. Müşteri alacağı şeyi elinde evirip çevirdikten sonra değerini sorar. Dükkâncının ağzından bir rakam düşer. Artık pazarlık etmek faydasızdır. Rum ile Ermeni tamamen başkadır. Müşteriye seslenir, elbisesinden tutup çekerler. Müşteriyi bir laf sağanağına tutarlar. Ona en yumuşak kelimelerle hitap ederler. "Kardeşim" derler. "Ruhum, dostum" derler ve gösterdikleri malın iki kat değerini isterler. Trabzon'da pek çok olan İranlı esnaflara gelince: İçlerinde bazıları Türklerin meziyetleri ile Hıristiyanların hilekârlıklarını birleştirmiştir."

 

[1] Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara, 1997

[2] RaphaelaLewis, Osmanlı Türkiye’sinde Günlük Hayat, çev: Beyza Sümer Aktaş, Ankara, 2006

[3] Orgeneral Kont Morsigil, EtapeMillitaire de l’Empire Otoman, Lahey, 1732

[4] İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, C.2, İstanbul, 1998, s.36

[5] İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, C.1,İzmir, 1995, s. 153

[6] Abdulkadir Dedeoğlu; Osmanlılar Albümü, C.1,İstanbul, 1999, s. 21

[7] İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, C.1,İzmir 1995, s. 153

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

Kadıköy EscortPendik EscortDeneme Bonusu Veren Sitelergrandpashabetslotograndpashabethttps://sweethomemedical.com/eskort konyasilvercrestgolf.comradyoenerji.com.tr1xbet1wingrandpashabetgrandpashabetcasibom girişJojobetQueenbetBetcioGalabet girişGalabetbahiscasinoganobetgrandpashabetholiganbetgrandpashabetbetistextrabetgalabetamgbahisroyalbetholiganbet girişcasino apipokerklastophillbettophillbetmeritkingbahiscombetpuanbetpuanbahiscasinosonbahisromabetmatadorbetmatadorbetpadişahbetjojobetultrabetbetciokralbetcasibom girişmarsbahis güncel girişmatbet girişpusulabet girişsekabet girişbetgarvdcasino girişholiganbetbetebetbetwoonjojobetcasibom girişbetexper girişbetsalvador girişcasinomilyonbetsavaldorgameofbet girişcasinoroyalgameofbetholiganbet girişbetsalvadorholiganbetgrandpashabet girişMercurecasino güncel girişgrandpashabetibizabet giriştambet güncel girişibizabetgrandpashabet girişwbahis güncel girişJojobetgrandpashabetbetbey girişbetbeyibizabetCasibomdizipalMarsbahishepbetCasibombetsalvadormarsbahisgameofbetmatbetmatbetromabetsekabetibizabetholiganbetmarsbahisgrandpashabetvdcasinojojobetjojobetsekabetimajbetpalacebetteosbet1winromabetgameofbetradissonbetcratosroyalbetCasibommatbetkralbetmarsbahis girişCasibomteosbetmarsbahismarsbahis giriş