BIST 100
15.136,63 0,49%
DOLAR
45,3793 0,05%
EURO
53,4697 -0,02%
GRAM ALTIN
6.813,84 -0,90%
FAİZ
41,68 2,53%
GÜMÜŞ GRAM
117,56 0,33%
BITCOIN
81.152,00 0,54%
GBP/TRY
61,8175 -0,11%
EUR/USD
1,1772 -0,13%
BRENT
103,98 2,66%
ÇEYREK ALTIN
11.140,63 -0,90%
İstanbul Parçalı Az Bulutlu
İstanbul hava durumu
21 °

ÂŞIK HÜSEYİN’İN DİLİNDEN AŞIKLIOĞLU HÜSEYİN

MEHMET IŞIK

Sokak lambasının altındaki ağaç görünümü verilmiş beton bankın köşesine, bir adam oturdu. Paltosunun yakasını kaldırıp boynuna vuran esintiyi kesmeye çalıştı. Sonbaharı görüp sararmış yaprağın küçücük bir esintideki halini andıran elleri, yavaşça yana doğru indi. Sokak tenhaydı ve bir kedi, bir bank, bir de Yaşlı Adam kendi hallerinde kasım ayının soğuğuna karşı direniyorlardı. Diğer tarafta tarihe tanıklık eden duvar, duvarın ortasından fışkırmış incir ağacının kolları ve bu kolların altında kirden, pastan çürümeye yüz tutmuş bir tabela… Tabelada ne mi yazıyor? Çok önemli bir şey değil canım. Ağaç görünümü verilmiş beton bankın üzerinde paltosuna sığınmasına rağmen üşüyen Yaşlı Adam gibi, önemli değil. Aç biilaç, sığınacak sıcak bir köşe bulamayan ve titreyen kedi gibi önemsiz, tabeladaki yazı.

Vaktin nice olduğunu söylemeyi unuttuk galiba. Sabaha yakın, sabah ezanından üç, bilemediniz beş dakika öncesi. Yaşlı adam, oturduğu yerden ağır hareketlerle kalktı, Nakip Cami’nin giriş kapısına doğru yöneldi.  Karanlıkları yaran ışık huzmeleri, caminin pencerelerinden çevreye doğru yayılıyordu. Eskiden olsaydı ezan okumak için açılan mikrofonun cızırtısı, Kanlıdere Köprüsü’ne doğru çoktan yol alırdı. Şimdi her şey merkezi. Bir dönem de öyleydi ya sonra değişti. O dönem mikrofon yoktu lakin  “Tanrı uludur!” diyerek haykırıyordu minarelerden devletin memuru ve en nihayetinde o memur da merkeziydi.

Yaşlı adam, bahçeye girip başını yukarıya doğru kaldırdı; kısmen yıkılmış, geriye kalanı da yıkılmaya yüz tutmuş eski minareye baktı. Bugün bile üretim tesislerinin sır gibi saklı tutulduğu lakin yaptıkları katliamların ayan beyan ortada olduğu Fransız işi top mermisini gözleri aradı. Oradaydı. Sanki Türk’ün bağrına saplanmış bir nişaneydi. Çıkarılıp atılamayacak kadar Maraş’ın, Maraşlının olmuştu bu çelik çekirdek. Neresinden bakılırsa bakılsın bu yiğitçe bir mücadelenin, şanla yazılmış bir destanın delili, kahramanlığın açık ispatıydı. Az aşağıda, biraz yukarıda, yanda yönde, sağda solda görülen delikler ya kurşun yarasıydı ya da şarapnel darbesi, asırlık minarenin bağrında.

Öyle ya en az Yaşlı Adam kadar bilir, sorsanız bir Maraşlıya, “Üzerinde patlamamış top mermisi olan cami hangisi?” diye.  “Nakip Cami” der, “Nakıb” der, hiç olmadı “Bahtiyar Yokuşu’nun üstündeki cami” der. Biraz eskiler, Ekmekçi Mahallesi diyerek adrese teslim tarif eder.  Sahi nedir bu Ekmekçi Mahallesi’nin hikâyesi, Nakip Cami’nin minaresindeki nişane gibi duran çelik çekirdek vakıası?

***

Sabah ezanına üç, bilemediniz beş dakika var. Sokak lambası, onun aydınlattığı ağaç görünümü verilmiş bank; aç ve sığınacak sıcak bir köşe arayan bir kedi, merkezi sistemden ezan okunmasını bekleyen bir imam, pencereden süzülen ışık huzmeleri… Bu saatte kime anlatsın Yaşlı Adam; Ekmekçi Mahallesi’nin hikâyesini, çelik çekirdek vakıasını. Aç ve sıcak bir köşe arayan kediye anlatsın mı? E peki öyle olsun, sizin dediğiniz gibi olsun. Bari dışarıda kalmasınlar, üşürler. Ne de olsa vakit var ezana; üç, bilemediniz beş dakika. Mahalleden üzerine ölü toprağı serpilmemiş birkaç ihtiyarın gelmesini de bekleyecek imam efendi. Onların gelişine kadar aşağı yukarı on dakika geçer. Oldu mu şimdi aşağı yukarı elimizde çeyrek saat.

Kedi girdi önce caminin içerisine ve onu takip etti Yaşlı Adam.  Kapıdan girip sola, doğuya doğru ağır ağır sıcak ve yumuşak halıların üzerinde patilerini sürterek yürüyen kedi; varıp sığındı bir köşeye. Yaşlı Adam, aynı hassasiyetle caminin kapısından içeriye girdi. Dudaklarından dökülen dua sözlerini yüreği hissediyor lakin kendisi bile duymuyordu. İlerledi, önce sağa sola bakıp camiyi kolaçan etti, sonra o da ağır adımlarla kedinin olduğu köşeye doğru yöneldi. Kedinin göz açıp kapaması kadar kısa süren yolculuğun ardından yere çöktü, sırtını duvara dayadı, yanında kıvrılıp yatmış olan kediden müsaade istercesine merhamet dolu bir bakışla onu selamladı, akabinde konuşmaya başladı. Nasıl ki caminin içerisine girdiğinde ettiği duayı kimse duymamış ise şimdi anlatacaklarını da kimse duyamazdı. Hikmet bu ya iki canlı arasında, Yaşlı Adam ile kedi arasında; bir acayip, pek görülmemiş bir lisan köprüsü kuruluverdi. Yaşlı Adam söze başladı:

-İnsanlar hengâmede birçok şeyi görmüyor; hızlıca görüp, gülüp geçiyor kedi. Zaman karşısında sadece isimler kalıyor, birçok şeyin içi boşalıyor, boşaltılıyor. Niyetim aslında sana Ekmekçi Mahallesi’ni ve caminin minaresindeki çelik çekirdeği anlatmaktı. Fakat sokak lambasının ışıttığı ağaç görünümlü beton bankın yanındaki incir tarafından parçalanmaya kastedilmiş eski duvarın üzerindeki tabela aklıma gelince insana dair bir şeyler anlatmak istedim.

Kedi, çakır gözlerini anlatıcının gözlerine dikmiş, söyleneceklere dikkat kesilmişti.

-Bak kedi! Bu içinde yaşadığımız şehir; verimli ovalara, kıymetli kaynaklara sahip eski bir yerleşim alanıdır. Tarih boyunca göç yolları üzerinde olduğundan geleni gideni, yurt tutanı hiç eksik olmamıştır. Aşağı yukarı on üç asırdır Türk yurdudur, İslam beldesidir. Çok sayıda devlet adamını, âlimi, şairi içinden çıkarmıştır. Bunun yanında her bir ferdi kahramandır, yiğittir. Eskiden havası sertti, şimdi havası sert olmasa da hala insanı merttir. Geçen asrın son döneminde, bu şehrin bu mahallesinde bir çocuk dünyaya geldi. E ne var bunda, der gibi bakma ne olur. Hikayemizin kahramanı bu çocuk! Hani Ekmekçi Mahallesi’nin ve dahi bu içinde bulunduğumuz caminin de kahramanı bu çocuk. Nasıl mı? E söyledim acele etmezsen anlatırım.

Bu çocuğun babasının adı Hüseyin idi, annesi ise gece namazını dahi ihmal etmemiş Ümmügülsüm Hatun. Doğduğu yıllar Osmanlı’nın zor zamanlarıydı, açlık ve sefalet kol geziyordu. Eski âdetlerdendir bazen yeni doğan çocuğa dedenin adı, bazen de babanın adı verilirdi. Bu çocuğa da Hüseyin adını verdiler. Şimdiki gibi soyadı falan yok tabi, yiğit namıyla anılır, bizim çocuk “Aşıklıoğlu Hüseyin” diye çağrılır oldu. Neden “Aşıklıoğlu” diyecek olursan müsaade et, izah edeyim. Aşıklıoğlu Hüseyin’in ailesi sesinin güzelliğiyle meşhur imiş. Eski Maraş’ta bu aileden biri ezan okusa, sala verse duyanlar hemen sesi tanır, Aşıklıoğullarından biri okuyor derlermiş. Bu sesi güzel aileye, âşıklar gibi -hani halk ozanları var ya bilirsin onlar gibi-  güzel sesli oldukları için önce Aşıklar sonra da Aşıklıoğlu demişler.

Aşıklıoğlu Hüseyin, Maraş aile terbiyesine göre yetiştirilmiş. Devrin şartları gereğince eğitimini aldıktan sonra Saraçhane’de çırak olarak çalışmaya başlamış. Tabi o zamanlar çalışmak, üretmek ve eve gelecek ekmeğe katkı sağlamak çok önemli. Aşıklıoğlu Hüseyin çıraklık, kalfalık derken büyümüş; genç irisi bir yiğit olmuş. Annesi Ümmügülsüm Hatun onu evlendirmek istese de bu pek mümkün olmamış ve Aşıklıoğlu Hüseyin askere çağrılmış. Buraya kadar her şey normal aslında. Anadolu’da hemen her evde yetişen çocuk, devrin sıkıntılarını çeker, bir meslek edinmek için bir yerlere çırak olarak girer ve zamanı geldiğinde askerlik görevini yapıp döner. Yurduna, evine döndükten sonra yuva kurar. Ama Aşıklıoğlu Hüseyin’in durumu öyle mi? Değil…

Aşıklıoğlu Hüseyin, askere çağrıldıktan bir müddet sonra önce Trablusgarp Savaşı başlar akabinde de Balkan Savaşı patlak verir. Torunu Yaşar Alparslan’ın anlattığına göre dört beş yıl askerden dönemez. Cephede Bulgarlara karşı canla başla savaşır. Balkan Savaşı bitip Maraş’a gelince annesi onu evlendirmeye karar verir. Teyzesinin kızı Hatun Hanım ile evlenir. Evlenir evlenmesine amma bu kez de birkaç ay içerisinde I. Dünya Savaşı başlar.  Aşıklıoğlu Hüseyin tekrar birliğine çağrılır.

Kolay değil, çiçeği burnunda evli Aşıklıoğlu Hüseyin, yaşadığı müddetçe bir kez dahi kalbini kırmadığı, ilk gün Gül Kız adını verip ölene kadar da öyle çağırdığı karısından ayrılıp cepheye koşar. Vatan düşmanın pis çizmeleriyle çiğnenmesin, al bayrak inmesin, ezan sesi hiç dinmesin diye yola revan olur. İşte şu içinde bulunduğumuz küçücük Ekmekçi Mahallesi’nin yiğit delikanlısı, Gül Kız’ın sevdiceği Çanakkale Cephesi’ne ulaşır. Düşmanın ilk taarruza kalkıştığı 15 Mart’tan başlayarak savaşın son gününe kadar Çanakkale Cephesi’nde savaşır. Arkadaşlarının çoğu şehit düşer, birçoğu ise gazi olur. Hüseyin askerde keskin nişancıdır -yara almaz- çok faydası dokunur. Çanakkale’den sonra güney cephelerine gönderilir. Ömrü bir o cephede bir bu cephede geçer.

Kedi, caminin sıcak havasından olsa gerek mayışmak üzereydi ve bunu tavırlarıyla Aşıklıoğlu Hüseyin’i anlatmaya çalışan Yaşlı Adam’a göstermeye çalışıyordu. Diliyle yalayıp kendince temizlediği patilerini; burnuna, gözünün üzerindeki yumruya okşarcasına sürmeye başlamıştı. Manzara karşısında Yaşlı Adam kötü bir anlatıcı olduğunu hatırladı, yapacak bir şey yoktu. Anlatacaklarını bir solukta vermeyi düşündü ve olanca hızla anlatmaya kaldığı yerden devam etti. Ne de olsa az önce yeni minarenin şerefelerinin köşelerine monte edilmiş hoparlörden sabah ezanı okunmaya başlanmıştı.

-Cihan Harbi’ni bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından askeri birlikler dağıtılınca kendisi de şehrine Maraş’a döner. Döner dönmesine de vatan düşmanın pis çizmelerinin altında çiğnenir hale gelmiştir. Gül Kız’a kavuşsa da Maraş eski Maraş değildir. Önce İngiliz sonra Fransız Maraş’ı işgal etmişti. Fransızlarla birlikte şehre gelen Ermeni Lejyon Birliği’nin niyeti çok kötüydü. Zaten Hınçak ve Taşnak çetelerinin kışkırtmaları nedeniyle Ermeniler Müslüman halka karşı çok kötü davranıyordu.  Taşkınlıklar, taciz ve tecavüzlere kaymaya başlayınca ilk kurşunu Sütçü İmam sıktı. Fransızlar ve Ermeniler, Uzunoluk Olayı’ndan ders almak yerine alçakça saldırılarına devam ettiler. Alçakça diyorum çünkü bunun izahını verecek lügatte başka bir sözcük bulamadığımdandır. Tiyeklioğlu Kadir’e yapılanlar aklıma geldikçe, dilim lal oluyor, bu anlattıklarımın üzerinden bir asır geçmiş olmasına rağmen hıncımı saklayamıyorum, der Yaşlı Adam. Sinirlendiği ve gerildiği hem yüzüne hem de ses tonuna yansımış olduğu halde anlatmaya devam eder.

-Neyse meseleyi çok uzatmayalım, bizim Aşıklıoğlu Hüseyin’e dönelim. Vatan için, bayrak için, ezan için yıllarca sevdiklerinden uzak; cepheden cepheye koşmuş yiğit adam, şehrinin Fransız işgaline ve Ermeni zulmüne maruz kaldığını gördükçe kahroluyor. Bu çetin günlerde Ekmekçi Mahallesi’nin ileri gelen zenginlerinden, vatansever, samimi bir Müslüman olan Kadıoğlu Ahmet ile ahbaplıklarından mütevellit şehirdeki ilk çetelerden birini kuruyorlar. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” deyip samimi insanlarla kurtuluş çareleri aramaya, nihayetinde de silahlanmaya başlıyorlar.

-Şeyh Ali Sezai Efendi, Aslan Bey, Hafız Ali Efendi, Muallim Hayrullah, Yörük Selim ne düşünüyorsa Aşıklıoğlu Hüseyin ile Kadıoğlu Ahmet de aynı şeyleri düşünüyordu. Ortalık nohut sapı derler ya hani, işte öyle bir zamanda meşhur ve de zengin Agop Hırlakyan’ın evinde Fransız işgal kuvvetleri komutanı Andre adına bir balo tertip edilir. Kedi sen duydun mu bilmiyorum ama sağır sultanların bile duyduğu o malum olay cereyan eder. Hırlakyan’ın güzel torunu, Andre’nin dans teklifini kaledeki Türk bayrağı nedeniyle reddeder. Olacak ya Türk’ün hassasiyetini bilmeyen komutan hayatının en tehlikeli emirlerinden birini verir. Şanlı Türk bayrağını indiren Fransız askerler, yarın başına neyin geleceğini bilmez. Ulu Camii ile Maraş Kalesi arasındaki insan selinin en önünde akıp gidenlerdendir Aşıklıoğlu Hüseyin.  Türk’ün namusu, şerefi saydığı bayrak kalenin burcunda tekrar dalgalandığında Fransız komutan Andre, keyif kafayla verdiği emrin nelere mal olduğunu anlamakta zorlanmaz. Halkı teskin etmek, tepkinin ne durumda olduğunu yerinde görmek üzere şehri gezmeye çıkar. Kuyucak, Bahtiyar Yokuşu derken Nakip Cami’nin önüne yani içinde bulunduğumuz bu caminin önündeki sokağa kadar gelir. Yol boyunca onu görenler pek ses etmezler. Yolunun üzerindekiler yol verir, oturanlar ayağa kalkıp varlığından haberdar olduklarını gösterirler.

Bu sırada caminin kapısından giren orta yaşı çoktan geçmiş, tabiri caizse bir ayağa çukurda mahalleliler caminin kapısından içeri girdiler. Yaşlı Adam’a başlarıyla selam verip mihrabın önüne doğru, saf olacak şekilde geçip oturdular. Hiçbiri Yaşlı Adam’ın duldasında kalan kediyi görmedi. Zaten onlar da kedinin umurunda değillerdi. Kedi gözlerini çoktan kısmış, sıcağın keyfini çıkarmaya başlamıştı. Yaşlı Adam ile aralarındaki köprü devam ediyordu. Yaşlı Adam, imam içeri girene dek vaktinin olduğunu biliyordu ve anlatmaya devam ediyordu:

-Andre, caminin önündeki binek taşının üstünde oturan Aşıklıoğlu Hüseyin’in yanından geçer. Genç adamda hiçbir hareketin olmadığını görünce, kendisini fark etmediğini sanır. Biraz gidince geri döner tekrar oradan geçer. Aşıklıoğlu Hüseyin’in istifini bile bozmadığını görünce hiddetlenir, gelip sorar:

-Beni görmedin mi?

-Gördüm!

-Niye ayağa kalkmadın?

-Kalkmam!

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

-Biliyorum, Fransız İşgal Kuvvetleri Komutanı Andre’sin!

O meşhur konuşma, tarihe altın harflerle yazılan dik duruş, Aşıklıoğlu Hüseyin’in Andre nezdinde tüm işgal kuvvetlerinin yüzünde Osmanlı şamarı gibi patlayan sözleri… Maraş Bize Mezar Olmadan Düşmana Gül-i zar (Gül Bahçesi)  Olmaz!

Aşıklıoğlu Hüseyin’i tüm dünya bu karşılaşmayla, bu dik duruşla, bu yiğitlikle tanır. Öyle anarlar! 28 Kasım 1919 Bayrak Olayı denilince akla gelen birkaç vakıa ve kişiden biri olarak bu meşhur konuşma anlatılır ve geçilir.

Kedi, birden bire gözlerini araladı. Yaşlı Adam’ın son sözleri dikkatini çekmiş olacak ki anlatıcının yeni şeyler söyleyeceği düşüncesiyle; ön ayaklarının üzerine uzatmış olduğu başını kaldırdı, hafiften boynunu büktü ve Yaşlı Adam’ın gözlerinin içine baktı. Yaşlı Adam, kedinin bir şeylerden rahatsız olduğunu düşünmesine rağmen imamın içeriye girmek üzere olduğunu tahmin ettiği için konuşmasını sürdürdü.

-Aşıklıoğlu Hüseyin, bu olaydan sonra Ekmekçi Mahallesi’ndeki çetin savaşın en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Az önce dışarıda gördüğün eski minarenin üzerindeki kurşunların birçoğu onu vurmak için sıkıldı. Atılan top mermisi Allah bilir onu düşürmek içindi. Aşıklıoğlu Hüseyin savaş boyunca Nakip Cami’nin şerefesinden düşmanları avladı. Uzun süre Büyük Kilise’den ve Kışla tarafından Ermeni çeteleri ve Fransız askerleri başlarını dahi çıkaramadı. Daha önce söyledik ya Aşıklıoğlu Hüseyin, Çanakkale Cephesi’ndeki en yetenekli keskin nişancılardan biriydi. Maraş harbinde de attığını vuruyor, düşmana göz açtırmıyordu. Mevzilendiği yer ise Nakip Cami’nin bu tarihi minaresiydi. Çok sayıda düşman askerini vurdu. Fakat bunlardan biri onun çok canını yakmış. Torunundan dinlemiştim, ona anlatmış. Savaşın ilk günlerinde bir düşman askerini vurmuş. Asker yaralı olduğu için kaçamayıp olduğu yere yığılmış. Bir süre sonra ağır yaralı halde yardım isteyen Fransız askerinin yanına kadar varmış.  Askerin başını dizinin üstüne almış, dil olarak anlamasa da onu teskin etmeye çalışırken askerin şahadet getirip ölmesi üzerine yüreğinden vurulmuş gibi olmuş. Aynı bugün olduğu gibi değil mi kedi? Müslümanlar, yüzyıl önce de maalesef bir oyunun içerisine çekilmişti. Bugün de maalesef bu oyunlar aynen tekrarlanıyor. Ölen hep Müslüman oluyor, yıkılan hep cami minareleri yok edilen hep İslam beldeleri…

Aşıklıoğlu Hüseyin, Maraş Harbi bitene kadar canla başla savaşmış. Şehir düşmanlardan temizlenince de yine eski mesleğine dönmüş. Saraçhanede saraçlık yaparken çarşıya bir haber düşmüş:       “Antep yanıyor! Ehl-i İslam öldü mü? Antep’e yetişecek bir Müslüman evladı kalmadı mı?” diye.  Bayramın birinci günü, çocuklarıyla bile bayramlaşmaya vakit ayırmadan yollara düşmüş Aşıklıoğlu Hüseyin! Antep’e ulaşıp düşmana karşı canla başla savaşmış. Antep’ten düşman atılınca da evine, sabırla kendini bekleyen Gül Kız’ına geri dönmüştür.

Saraçhane Çarşısı’nda sevilen, sözüne itibar edilen bir esnaf olarak günlerini geçiriyor. Yedirmeyi, içirmeyi seven, mal biriktirme kaygısı olmayan bu yiğit adam, kendi çocuklarıyla birlikte erken yaşta dul kalan teyzesinin çocuklarına da bakıp büyütüyor. Fırsat buldukça defterine yazdığı türküleri güzel sesiyle söylüyor, Aşıklıoğlu olduğunu eşe dosta gösteriyor. Tabi ülkenin zor zamanlardan geçtiği günler, açlıkla, yoklukla imtihan edildiği uzun seneler her Maraşlı gibi Aşıklıoğlu Hüseyin’in de belini büküyor. Yokluk, sefalet bir yana, Ankara’nın art arda yaptığı ve bazıları milletin değerleriyle çatışan devrimleri Aşıklıoğlu Hüseyin’i çok üzüyor. Fransız İşgal Kuvveti Komutanı Andre karşısında eğilmeyen,  Ermeni Hırlakyan’a ve azgın çetelerine karşı bir an bile tereddüt göstermeyen Aşıklıoğlu Hüseyin, İnönü’nün  Tek Parti zulmüne karşı “devlet benim, millet benim, üstüme salınan asker benim, bu topraklar benim, elbet bir gün bu zulmün sonu gelir” diye düşündüğü için boynunu büküp içine atıyor.

Halifeliğin kaldırıldığını duyduğunda: “Mustafa Kemal Paşa; padişah ve halife için en çok savaşan komutanlardan biriydi, bunu nasıl yapar” diyerek şaşkınlığını gizleyemiyor. İnönü’nün icranın başında olduğu dönemde camilerin satılmasından ve kraldan çok kralcı olan yerel idaredeki kendini bilmezlerin Ankara adına halka zulmettiği günlerde, kılık kıyafet kanunu çerçevesinde kendi ailesinden bir kadının çarşı içinde çarşafının parçalanmasından dolayı merkezi hükümete küsüyor. Peçe için can verip can alan tüm Maraşlı gibi olup bitene ölene dek anlam veremiyor.  1941 yılında hakka yürüyen bu yiğit adamın adını sadece Bayrak Olayı ile anan,  adını bir sokağa vermeyi bile çok gören, torunlarının yaptıkları da merkezi değil mi kedi? Az önce sokak lambasının aydınlattığı ağaç görünümlü bankın önünde durduğu, incir ağacı tarafından parçalanmaya kastedilmiş tarihi duvarın üzerindeki eski püskü tabelayı hatırladın mı? Hani Divane Sokak yazıyordu ya.

Neyse mesele uzun kedi, bak ezan da okundu. Şu şadırvan yönünden gelen imam efendi galiba. Evet, evet o;  namaz vakti girmiş anlaşılan.

***

Kedi, öne doğru uzattığı ayaklarının üzerine yavaşça başını koydu. Gözlerini yumup tam uykuya dalacaktı ki caminin kapısı açıldı. İmam efendi içeri girdi, kapının yanındaki askıda asılı beyaz cübbeyi seri hareketlerle giydi, başlığı başına geçirdi. İleri doğru yöneldi, onun geldiğini görenler sağa sola açılıp yol verdiler. Mihrabın önüne kadar gelen imam efendi, geriye doğru döndü “Saf oluşturun!” diyecekti ki köşedeki Yaşlı Adam’ı ve ayakları üzerine başını uzatıp gözlerini yummuş olan kediyi gördü. Yüzü gerildi, kaşlarını çattı, dişlerini sıktı ve konuştu:

-Efendi, camiye evcil hayvanla girmek yasak!

-Ne var bunda?

-Hem namazın kılınacağı yerler temiz olmalı. O sokak kedisi ve pis!

Yaşlı Adam, kediyi incitmeden dışarı doğru çıkarırken homurdanıyordu;

-İyi de karıncalar da sokak karıncası!

***

İmam efendi, sözde son noktayı koydu:

- Ne olacak işte Aşık Hüseyin! Delidir, ne yapsa yeridir!

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

Kadıköy EscortPendik EscortDeneme Bonusu Veren Sitelergrandpashabetslotograndpashabethttps://sweethomemedical.com/eskort konyasilvercrestgolf.comradyoenerji.com.tr1xbet1wingrandpashabetgrandpashabetcasibom girişJojobetQueenbetBetcioGalabet girişGalabetikimisliganobetgrandpashabetgalabetGrandpashabet 7427betistextrabetgalabetamgbahisbetasusholiganbet girişcasino apikralbettophillbettophillbetmeritkingbahiscombetpuanbetpuanbahiscasinosonbahisromabetmatadorbetmatadorbetpadişahbetjojobetultrabetcasinoperbetgitcasibom girişmarsbahis güncel girişmatbet güncel girişpusulabet girişsekabet girişbetgarvdcasino girişholiganbetbetebetbetwoonjojobetcasibom girişgrandpashabetgrandpashabet girişbetbeybetsavaldorgrandpashabet girişcashwinbetsalvadorbahiscasino girişbetsalvadorbahiscasinograndpashabet girişMercurecasino güncel girişgrandpashabetmercurecasino giriştambet güncel girişmercurecasinograndpashabet girişwbahis güncel girişJojobetgrandpashabetbetbey girişbetbeybetbeyCasibomsweet bonanzaMarsbahisdizipalCasibomsonbahisgrandpashabetmarsbahismatbetmatbetsekabetimajbetpusulabetholiganbetpusulabetgrandpashabetvdcasinojojobetjojobetimajbetsekabetamgbahismercurecasinocasinoroyalsonbahispalacebet1winromabetCasibommatbetkralbetmarsbahis güncel girişCasibomteosbetholiganbet