
Mücâhid bin Cübeyr şöyle söyler: “Kişi ayaktayken, otururken, yatarken Allah'ı zikretmedikçe, Allah'ı zikredenlerden olamaz.”
Yine o şöyle söyler: “Her birinizin uyumadan önceki son sözü ‘La ilahe illallah Muhammedü'r-Resulullah’ olsun. Belki de vefat eder de, son uykusu olabilir.”
Atâ bin Ebî Rebâh şöyle söyler: “Kim bir zikir meclisinde oturursa, Allah o meclisi boş ve batıl geçen on meclisinin günahına kefaret eyler.”
Vehb bin Münebbih şöyle söyler: Allah Dâvud’a (a.s) şöyle vahyetti: “Sırâtı en hızlı geçen insanlar, hükmüme göre nefislerini terbiye edip dilleriyle beni zikredenler olacaktır.”
Şakîk bin Seleme şöyle söyler: “Allah’ın kendisini gördüğünü bildiği sürece, kişi çarşıda bile olsa, zikirde gibi olur.”
Avn bin Abdullah İbn Utbe şöyle söyler: “Her kişinin amelinin bir efendisi vardır. Benim amelimin efendisi zikrullahtır.”
Yine o şöyle söyler: “Zikir meclisleri kalplerin cilası, kalp hastalıklarının şifasıdır.”
Mekhûl Dimeşkî (r.a) şöyle söyler: “Bir geceyi Rabbini zikrederek ihya eden kişi, anasından doğduğu gün gibi sabahlar.”
Yine o şöyle söyler: “Fazilet cemaatte, selâmet uzlette, Allah'a yakınlaşma ise zikirledir.”
Yine o şöyle söyler: “Bir toplulukta on beş kişi her gün yirmi beş kez Allah’a istiğfar ederse, Allah o topluluğu umumi bir azapla cezalandırmaz. Zikredenlerin faziletini sen düşün.”
Kâ'bu'l-Ahbâr (r.h) şöyle söyler: “Kalplerinizi zikirle nurlandırdığınız gibi, evlerinizi de zikrullah ile nurlandırınız.”
Süfyân bin Uyeyne şöyle söyler: “La ilahe illallah dünyadaki su gibidir. La ilahe illallahı olmayan kişi, ölüdür.”
Yine o şöyle söyler: “Allah kullarına ‘La ilahe illallah’ demelerinden daha efdal bir nimet vermemiştir. Ahiretteki ‘La ilahe illallah’, dünyadaki suya benzer.”
Hikâye edilir ki, Haccâc-ı Zâlim, Saîd bin Cübeyr Efendimizin başını kestiği zaman, başı iki kez “La ilahe illallah” diye nâra attı. Üçüncüsünü ise tamamlayamadı. Saîd bin Cübeyr (r.a) başı kesilmeden önce şöyle dua etmişti: “Allah'ım! Benden sonra Haccâc'ı hiçbir kişiye musallât etme.” Saîd bin Cübeyr’den (r.a) sonra Haccâc sadece on beş gece yaşadı. Haccâc'ın vücuduna kurtlar düştü. Ömrünün kalan günlerini “Saîd bin Cübeyr yüzünden başıma gelenlere bakın! Uyumak istesem, Saîd ayağımı tutup beni çekiyor.” diye bağıra bağıra geçirdi.
Rebî bin Harrâş (r.h) şöyle söyler: “İnsanların içine karışma. Bu zamanda becerebilirsen, meşhur olma. Çünkü dünya bozulmuş, uzletten, zikrullaha devamdan, meşru toplanma yerleri hariç, büyük küçük herkesten firar etmekten başka bir çare kalmamış.”
Zünnûn Mısrî (r.h) şöyle söyler: “Zikir meclislerinin ağır gelip kulun Rabbini zikirden umursamaz, dalgın, boş boş yüz çevirdiğini görmen, Allah'ın o kuldan yüz çevirdiğinin alametlerindendir.”
Sehl bin Abdullah Tüsterî şöyle söyler: “Allah’ın zikr-i şerîfi ile şereflendirdiği ve velayetiyle meşhur ettiği kişiye düşmanlık etmekten sakının! Basra'da evliyaullahtan biri vardı, ona eziyet ettiler. Allah gazap edip hepsini bir gecede helak etti. Çünkü zikredenler yeryüzünde Allah'ın dostlarıdırlar.”
Yahya bin Muâz şöyle söyler: “Allah'ı zikredenlerle beraber oturun. Çünkü onlar, Melik olan Allah'ın kapısından ayrılmazlar.”
Ebu Hafs Ömer bin Sâlim, Allah'ı zikrettiği zaman hali değişir, beti benzi atardı. Öyle ki, neredeyse halktan bildiklerini bile tanımaz olurdu. Bir defasında ona söyle dendi: “Dostlarından filan kişi sema esnasında dönüyor. Semaı duyduğu zaman, ağlıyor, nâra atıyor, elbiselerini yırtıyor.” Bunun üzerine şöyle söyler: “Niçin böyle yapıyor ki! Boğulan kişinin kurtuluşu zannettiği bir şeye tutunması misali, zayıf olan da işte böyle yapıyor.”
Ebu'l-Hasen Nûrî (r.h) şöyle söyler: “Her şeyin bir cezası vardır. Ârifin cezası ise zikirden kesilmesidir.”
Ebu Saîd bin Ahmed Harrâz şöyle söyler: “Hak Teâlâ kuluna bir yol açmayı murat ettiği zaman, gece gündüz Allah'ı zikretmeyi sevdirir. Zikirden haz almaya başlayınca, kurbiyet kapısını açar. Sonra onu üns meclisine yükseltir. Sonra Tevhîd Kürsüsüne oturtur. Sonra perdeleri kaldırır, Ferdâniyet yurduna yerleştirir. Allah celâl ve azamet yönünden ona görünür. Kulun gözü celâl ve azamete iliştiği anda, onsuz baki kalır, nefsinden fâni olur. Nefsinden fâni olduğu zaman da, Allah'ın korumasına girer, nefsinin kuruntularından kurtulur.”
Yine o şöyle söyler: “Bir tek nefes bile Allah’ı zikretmeyi unutan kişi, insanların divanesidir”
Yine o şöyle söyler: “Ezkârı gıdası, toprak yatağı olmadan hiç kimse şerefle nitelenemez.”
Ebu'l-Abbâs bin Mesrûk şöyle söyler. “Bedenindeki zaafiyetten şikâyet eden kişiye, siz de Peygamberimizin (s.a.v) Fâtıma’ya (r.a) buyurduğu gibi, zikrullahı çoğaltmasını söyleyiniz. Hz. Fâtıma (r.a) el değirmenini çevirmekten şikâyet edince, Peygamberimiz (s.a.v) uyumadan önce otuz üç defa سبحان الله, otuz üç defa الحمد لله, otuz üç defa الله أكبر demesini, yüzüncü olarak ise لا إله إلا الله وحده لا شريك له. له الملك وله الحمد. وهو على كل شيئ قدير zikriyle bitirmesini emreder. Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Fâtımâ'ya, ‘Senin bunları söylemen hizmetçiden daha hayırlıdır.’ buyurur. Hz. Fâtıma (r.a) bundan sonra yorgunluktan hiç şikâyetçi olmaz.”[1]
Ebu Saîd bin Ahmed Harrâz şöyle söyler: “Allah Teâlâ veli kullarının ruhlarına zikriyle haz almalarını ve kurbiyetine vasıl olmalarını hemen ihsan etti. Veli kullarının bedenlerine ise maslahatlarından nail oldukları nimetleri hemen ihsan etti. Cismaniler gibi yaşasalar bile, kalpleri ruhaniler gibi yaşar. Onların hem zahir dili hem de batin dili bulunur. Zahir dili bedenlerine konuşur. Batın dili ise ruhlarına münacat eder.”
Ebu’l-Abbas bin Mesruk şöyle söyler: “Bil ki, yeme ve içmeyle kuvvet bulan herkes, hayvan tabiatındadır. Ama insan olan, Allah Teâlâ’yı fazla zikretmeyi ekler.”
Yine o şöyle söyler: Rüyamda sanki kıyamet koptuğunu gördüm. Kurulmuş sofralara oturmak istedim, fakat engellendim. Dediler ki, “Bunlar sûfîlere özel.” “Ben onlardan değil miyim?” dedim. Dediler ki, “Evet, onlardansın, ama çok hadis yazmakla ve bu meziyetinle akranlarından temayüzü sevmeyle meşgul oldun.” Ben de o günden itibaren bulunduğum durumdan Allah’a tövbe ettim. Kendi kendime “Hadis için benden başka da insanlar var.” dedim ve kendimi Allah’a adadım.
Ebu'l-Hasan Ali bin Sehl (r.a) şöyle söyler: “Allah yoluna şevki olmayan kişiyle arkadaşlık yapma. Zira günler geçtikçe, sadece sırt çevirip uzaklaşması artar.”
Ebu'l-Abbâs Ahmed bin Muhammed bin Sehl bin Atâ şöyle söyler: Allah Teâlâ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ “…veya hazır bulunup kulak veren kimseler...”[2] ayetinde ifade edilen müşahede için enbiyayı (a.s.) yarattı. Peygamberimizin (s.a.v) “Komşunu aziz tut.” sözünden dolayı, Allah evliyayı komşuluk için yarattı. Salihleri ise takva kelimesine devam etmeleri için yarattı. Allah şöyle buyurur: وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى “Onlara takva sözünü gerekli kıldı.”[3] Bu ayetteki “takva sözü” ifadesi “La ilahe illallah”ın tekrarlanarak söylenmesidir. Allah avamı ise وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا “Uğrumuzda mücâhede edenleri yollarımıza iletiriz.”[4] ayetindeki beyanından dolayı cihad için yarattı.
O hep şöyle söylerdi: “Kalplerinizi zikredenlerin meclislerine yakın tutunuz. Umulur ki, gafletinden uyanır. Zikredenlerle beraber bulunduğunuz halde, onlarla birlikte Allah’ı zikretmemekten sakınınız. Yoksa Allah’ın gazabından kurtulamazsınız. Dünyada Rabbini zikirle nimetlenmeyen kişi, ahirette ru’yetiyle nimetlenmez.”
İbrahim Havvâs (r.h) şöyle söyler: “Mürîde verilen en büyük noksanlık ahde vefanın azlığı ve zikrin terkidir.”
Ahmed Harrâz şöyle söyler: “Açlık zâhidlerin taamı, zikir ise âriflerin taamıdır.”
Ebu Hamza Muhammed Bağdâdî şöyle söyler: “Sen Allah'ı zikretmeden ve zikrullahın tadını almadan Allah'ı sevdiğini iddia etmen muhaldir. Zikrullahın tadını aldıktan sonra da başka bir şeyle meşgul olman muhaldir.”
Mahfûz Nisabûrî şöyle söyler: “Müslüman hakkında fitne düşünen kişi, kendisi fitneye düşmüştür. Zikrullahtan gâfil kişi ise, aldanmış bir zavallıdır.”
Ebu'l-Hasan Verrâk şöyle söyler: “İlimlerin en faydalısı şeriat ahkâmını bilmek, ilimlerin en yücesi ise Allah Teâlâ’yı, isimlerini, sıfatlarını ve huzurundaki adabı bilmektir.”
Ebu Ali Ruzbârî (r.h) şöyle söyler: “Zikir meclislerinde uzun kalması sebebiyle sıkılmak, Allah Teâlâ’nın kuluna gazabının alâmetlerindendir. Şayet Hakk'ı sevseydi, bin yıllık bir birliktelik, göz açıp kapamak kadar gelirdi.”
Bir kişi İshak Nehrcûrî’ye (r.h) tarikatı sorduğunda, “İlimle amel et, zikre devam et. İşte o zaman tarikat ehlinden olursun.” diye cevap verdi.
Ali Müzeyyen şöyle söyler: “Kişide zikrullah gâlip olduğu zaman, dünya da ahiret de fâni olur.”
Ebu'l-Hüseyin Bennân şöyle söyler: “Allah'ı dil ile zikretmenin güzelliği dereceleri artırmasıdır, Allah'ı kalp ile zikretmenin güzelliği ise Allah'a kurbiyeti artırmasıdır.”
Ebu'l-Hasen Bûşîhî şöyle söyler: “Zikir iki kısımdır; 1) Allah'ı isimleriyle zikretmek. Bu zikr-i zâhirdir. 2) Allah'ı görüyormuşçasına ve huzurundaymışçasına daima zikretmektir. Bu ise zikr-i bâtındır.”
Ebu'l-Hüseyin Şîrâzî şöyle söyler: “Ahiretine yönelen kişiyi ahiret nuruyla yakar. Bu nur, faydalanılan bir külçe altın olur. Allah Teâlâ’ya yönelen kişiyi ise Allah tevhîd nuruyla yakar. Bu nur, para ile alınamayan bir cevher olur.”
Ebu Bekir Tamistânî arkadaşlarını uzlet, açlık, uykusuzluk ve az konuşmaya teşvik edip şöyle söylerdi: “Allah’a giden bütün yolların en temel esası, açlıktır. Çünkü kul aç kaldığı zaman, kelâmı da uykusu da azalır, insanlardan uzlet etmeyi sever ve zikrullah ile meşgul olur. Ama tok olduğu zaman, hep tersi olur.”
Ebu Osman Saîd Mağribî şöyle söyler: “Gâfil zenginlerle sohbeti, zikreden fakirlerin sohbetine tercih eden kişileri Allah kalp ölümüyle imtihan eder. ‘Cennet ehlinin çoğunluğu saf ve temiz olanlardır.’[5] hadisinin yorumunda saf ve temiz olanlar anlamına gelen ‘buleh’ kelimesi, zaten dünyevi hususlarda saf ve temiz olanları, din hususunda ise fakih ve akıllı olanları ifade eder.”
Yine o şöyle söyler: “Ud seslerini ve şarkıcıların namelerini dinlemesi, merkep sesini dinlemesi gibi değilse, semaı sakattır.”
İbrahim Nasrbârî şöyle söyler: “Vuslatta cezbe sülûktan daha hızlıdır. Hak’tan olan her cezbe, kulu ins ve cinnin amellerinden müstağni kılar.”
Yine o şöyle söyler: “Tasavvufun temeli Kitap ve Sünnet'e bağlılıktır. Hevâları, bid'atları terk etmek, meşâyıhın saygınlığını tazim etmek, kendisine karşı işlenen suçlarda halkın mazeretlerini kabul etmek, evrâda devam etmek, ruhsatlarla amel etmeyi ve te'villeri terk etmektir. Bu söylediklerimize muhalefet eden kim olursa olsun, ricâl makamından düşer.”
Şeyh İmam Ebu Medyen Mağribî şöyle söyler.”Allah'la huzur Cennettir, Allah'tan gâip olmak Cehennemdir. Allah'a yakın olmak lezzettir, O'ndan uzak olmak hasret ve ölümdür, zikriyle ünsiyet etmek ise hayattır.”
Şeyh Ebu'l-Hasen Şâzelî (k.s) şöyle söyler: Vesveseleri çağrıştıran, nefsin meyledip haz aldığı her türlü ilmi at. Kitab’a, Sünnete uy. Hevâdan arınıp hidayete ermiş imamların fiilleri şüphe ve zanlardan seni korur. Allah Azze ve Celle'ye kul olman için sana gereken ne bütün ilimleri bilmek ne de her türlü ameli işlemektir. İlim olarak vahdaniyeti bilmek, amel olarak farzları eda etmek, Allah'ı, Resulünü ve ashâbını sevmek, doğrunun ehl-i sünnet ve'1-cemaatte olduğuna itikat etmek ilim olarak sana yeter. Hadis-i şerifte vârid olduğu gibi; “Kişi amelinde kusuru olsa bile, sevdiğiyle beraberdir.”[6]
Yine o (k.s) şöyle söyler: “Zikrullahın diline ağır gelmesi, nifakının alâmetindendir. Allah'a tövbe et ki, lisanına zikri hafifletsin.”
Yine o şöyle söyler: “Dünyanın hiçbir yerinde Allah Teâlâ’ya isyan etmemeyi arzu eden kişi, Allah'ın mağfiretinin ve rahmetinin görünmemesini, Peygamberimizin şefaatinin olmamasını istemiş olur. Ümmet günahkâr, Rab Teâlâ bağışlayıcıdır. Öyleyse, Rabbinizden mağfiretinizi dileyin ve Onu zikredin ki, sizi bağışlasın ve O da sizi zikretsin.”
Yine o şöyle söyler: “Hiç günahın olmasa bile, yine de istiğfar etmen gerekir. Peygamberimizin (s.a.v) beşaret ve yakîninden sonra bile istiğfar ettiğini düşünerek ibret al. Zira Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Bu, hiç günah işlememiş bir masum olan Peygamberimiz (s.a.v) hakkındadır. Zaten o günahtan mukaddestir, münezzehtir. İyilikleri bile günah kabul edilen kişi hakkında başka ne düşünebilirsin ki?”
Yine o şöyle söyler: “Zâhiri ve bâtınî hallerinden birini beğenip yok olmasından korkan kişi, ما شاء الله لا قوة إلا بالله derse, yok olmasından emin olur.”
Yine o şöyle söyler: “Kalbinin paslanmasını, gamın, kederin bitmesini ve hiçbir günahının kalmamasını istersen, سبحان الله والحمد لله ولا إله إلا الله وله الحمد ولا إله إلا الله أكبر ‘Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur ve Allah büyüktür.’ zikrini çok söyle.”
Başka bir rivayette şöyle vârittir: سبحان الله وبحمده سبحان الله العظيم. اللهم ثبت قلبى واغفر ذنبى “Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim ve hamdederim. Azîm olan Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah'tan başka ilah yoktur. Allah'ım! Kalbimi sabit kıl ve günahımı bağışla.”
Yine Şazeli söyler ki, “Sözlerinde doğruluğu istersen, ‘Kadir’ suresini çok oku. Bütün hallerinde ihlaslı olmayı istersen, ‘İhlâs’ süresini çok oku. Rızkın yağmur misali kolaylaşmasını istersen, ‘Felâk’ suresini çok oku. Şerden kurtulmak istersen, ‘Nâs’ suresini çok oku. Evliyâullahdan olmayı istersen, ‘Kelime-i Tevhîdi: la ilahe illallah’ı çok oku.”
Yine o şöyle söyler: “Biriniz borçlandığı zaman, اللهم تداينت وعليك توكلت وأمرى إليك فوضت ‘Allah’ım! Borçlandım ve Sana tevekkül ettim. İşimi Sana havale ettim, Sana teslim ettim.’ desin.”
Şeyh İbrahim Desûkî (k.s) şöyle söyler: “Allah kullarından dili, ırzı, eli, kalbi, gözü, kulağı temiz olanı, Allah'ı çok zikredeni ve gönlü geniş olanı sever.”
Yine o şöyle söyler: “Kul Allah'a yönelişinde sâdık, zikrinde daim olursa, müminler onu sever, ama kâfir ve münafıklar buğzeder.”
Yine o şöyle söyler: “Mürid virdini keserse, Allah da ondan aynı gün hemen yardımını keser. Zira her şeyhin müridine yardımı, okuduğu zikri ve yaptığı ameli kadarıyla gelir.”
Ebu Bekir Batâyihî (k.s) şöyle söyler: “Rikkat-i kalp sâhibi olmak isteyen, zikir meclislerinde hazır bulunsun. Kalp nuru isteyen, gayret göstermeye devam etsin.”
Şeyh Abdullah Menûfî müridlerini her sabah namazının peşine “Allah’ım, Ümmet-i Muhammed’i bağışla. Allah'ım! Ümmet-i Muhammed'e acı. Allah'ım! Ümmet-i Muhammed'in hatalarını ört. Allah'ım! Ümmet-i Muhammed'in durumunu iyileştir.” duasını okumaya teşvik edip şöyle söylerdi: “Bunu söylemeye devam eden kişi, ebdâlden yazılır.” Bu rivayet Hızır’dan (a.s) nakledilir.
Ali bin Vefar (r.h) şöyle söyler: “Muhabbet tevhîd ve ihlâs sâhibinin etrafını kuşatır. Bir şeyi seven kişi, sevdiği şeyde başka ortak istemez. Bilindiği gibi, erkek eşine başka erkeğin ortaklığını istemediği gibi, kadın da eşinin kuması veya cariyesi olmasını istemez. Sevginin helal olanından fazlasını seven her kişide bir çeşit Allah’a şirk bulunur, vesselam.”
Yine o şöyle söyler: “Bütün ameller Şari olan Allah'ı hatırlatmak, onu unutmamak ve ondan başkasına meyletmemek için meşru kılınmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْرٖى ‘Beni anmak için namaz kıl...’[7] Bu inceliği iyi anla.”
Yine o söyle söyler: Günahlarını hatırladığında, لا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم deme. Eğer böyle dersen, sanki nefsini günahlardan temize çıkarmış, günahlarını Allah Azze ve Celle'nin güç ve kuvvetine izafe etmiş, aleyhine delil olmamasını istemiş olursun. Aksine günahlarını hatırladığın zaman, şöyle söyle: “Ey Rabbim! Ben kendime zulmettim, beni bağışla. Sen bağışlayan ve merhamet edensin.”
Yine o söyle söyler: “Zikirden yüz çevirenlerin sohbetiyle amel eden kişiyi, Allah Teâlâ hâkim, âlim ve avam bütün halkın gözünde rezil eder.”
O müridlerine hep şöyle söylerdi: “Sizin mahbûp olan Allah'ı zikretmeye devam etmeniz gerekir. Çünkü Allah kendisini zikredenin dostudur. Kerîm olan Allah'ın dostu ise asla zaferden mahrum kalmaz.”
Şeyh Muhammed Hanefî Şâzelî şöyle söyler: “Rahmet önce zikir halkasına iner. Sonra halkadan dışarıya yayılır. Rahmetten daha çok nasiplenmek için dışardakilerin hepsi hep birlikte ellerini halkaya uzatırlar.”
Şeyh Şâzelî (k.s) ashabına çarşıda, hatta harabe yerlerde, metrûk mescitlerde bile zikir yapmalarını emrediyordu. “Bu mekânlar size şahitlik edecektir.” derdi.
Şeyh Şâzelî (k.s) bineğine bindiği zaman cemaatini ikiye ayırırdı. Bir grup şeyhin önünde, diğer grup ise şeyhin arkasında yürürdü. Yürürken zikir esnasında seslerini yükseltmelerini emredip şöyle derdi: “Bu bizim dünyadaki şiarımızdır. Kabirlerimizden kalktığımızda da insanlar zikri duydukları zaman, şeyhin bineğine bindiğini anlar, evlerinden iner, dükkânlarından çıkarlar.” Elini öpemeyenler elbisesini şeyhin üzerine atar, sonra yüzüne-gözüne sürerdi.
Şeyh Şâzelî bir defasında müridleriyle beraber hamama gitti. Kurnadan biraz su alıp şöyle dedi: “Allah Teâlâ’nın ümmet-i Muhammed'in asilerine azap edeceği ateşin sıcaklığı, aynen bu suya benzer.” Bunu duyan dervişler çok sevindiler.
Şeyh Şâzelî kırsal ve köy şeyhlerinden hiç hoşlanmaz, “Ben onların değil şeyh, Müslüman olduklarını bile söyleyemem.” derdi.
Hızır (a.s) Şeyh Şazelî’nin meclisine gelip sağına otururdu. Şeyh kalktığında Hızır (a.s) da kalkardı. Halvete girmek istediğinde ise halvet kapısına kadar uğurlardı.
Bir defasında kimin sâlih olduğu sorulduğunda, “Allah Teâlâ’nın huzuruna uygun davranandır. Allah Teâlâ’nın huzuruna uygun davranmak da, her iki dünyadan uzaklaşmakla olur.” dedi.
Kimin veli olduğu sorulduğunda, “La ilahe illallah’ı söyleyip, gereğini yapan kişi.” diye cevap verdi. “Şartları nedir?” diye sorulduğunda ise “Allah'a, Resulüne dost, ahbab olmak, yani Allah’ın birliğine şahadeti, Resulünün risaletine şehadeti vird edinmek.” dedi.
Ebu'l-Mevâhib Şâzelî namıyla meşhur Şeyh Muhammed Tûnusî (k.s) şöyle söyler: “Namaz hayâsızlık ve kötülükten korur, amenna. Ama zikrullah yine de daha önemlidir. Her ne kadar namaz ibadetlerin en şereflisi olsa bile, bazı vakitlerde namaz kılmak caiz olmaz. Hâlbuki zikir böyle değildir. Çünkü namazın kılınmadığı hallerde bile, zikir yapılabilir.”
Yine o şöyle söyler: “Gaflet dehşetini hissedenler ancak zikrin ünsiyetini hissederler.”
Yine o şöyle söyler: “Fark hali gâlip olan kişilere cehrî zikir efdaldir. Cem' hali gâlip olan kişilere ise hafî zikir daha faydalıdır.”
Yine o şöyle söyler: “İmkânsızlıktan, bazı amellerinin heba olmasından veya biraz dünya malının helak olmasından endişe eden kişi, بسم الله ما شاء ولا قوة إلا بالله desin. Bu duayı okuyan kişi, bedeni belalardan kurtulur.”
Yine o şöyle söyler: “Tasavvuf hırkasını bizzat Resulullah’ın (s.a.v) ellerinden giyindim.” Kendisi Peygamberimizi (s.a.v) rüyasında çok gören biriydi. Dedi ki: “Peygamberimiz (s.a.v) rüyamda gördüm. Bana dedi ki, uyumadan önce beş defa أعوذ بالله من الشيطان الرجيم beş defa بسم الله الرحمن الرحيم de. Sonra اللهم بحق محمد أرنى وجه محمد حالا ومآلا ‘Allah'ım! Muhammed hürmetine bana hem şimdi hem de gelecekte onun yüzünü göster.’ de. Uyumadan önce bu duaları okuduğun zaman, ben sana mutlaka gelirim ve ne olursa olsun asla gecikmem.”
Yine o şöyle söyler: “Peygamberimizi rüyamda gördüm. ‘Ey Allah'ın Resulü! Beni bırakma.’ dedim. Peygamberimiz (s.a.v), ‘Kevser’in başına gelip kana kana içene kadar seni asla bırakmayacağım. Çünkü sen Kevser suresini okuyup bana salâvât getiriyorsun. Salâvâtların sevabını sana hibe ettim. Kevser suresinin sevabını ise senin adına bâkî kıldım.’ Sonra Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: أستغفر الله العظيم الذى لا إله إلا هو الحي القيوم وأتوب إليه وأسئله التوبة والمغفرة. إنه هو التواب الرحيم ‘Kendisinden başka ilah olmayan, Hay ve Kayyûm Yüce Allah'tan mağfiret talep ediyorum, tövbe ediyorum, tövbe ve mağfireti de sadece O'ndan diliyorum. O tövbeleri kabul edendir, merhamet edendir.’ demeyi terk etme. Amelini görüp beğensen, dahası konuşmanda pelteklik olsa bile, yine de bu duayı okumayı asla bırakma.”
Yine Şeyh Şâzelî şöyle söyler: Resulullah (s.a.v) müjdeli bir rüyada “Sen yüz bin kişiye şefâat edeceksin.” buyurdu. “Ey Allah'ın Resulü! Buna neyle nail oldum?” dediğimde, Peygamberimiz, “Salâvâtlarının sevabını bana bağışlamandan dolayı.” buyurdu.
Yine o söyle söyler: Bir defasında virdimi tamamlamak için salavâtları çabuk çabuk okudum. Aslında virdim de sadece bin adet idi. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Acele etmenin şeytandan olduğunu bilmiyor musun?” Devamında şunu ekledi: “Salavât duasını – اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد – düşünerek yavaş yavaş, tane tane oku. Vakit daraldığında, salavat virdini acele okursan, sana fayda sağlamaz.” Peşine şöyle buyurdu: “Sana anlattığım dua efdaliyeti ifade eder. Yoksa nasıl salavat getirirsen getir, elbette o da bir salavâttır.” Akabinde Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “En güzeli, bir defa bile olsa salât-ı tâmme ile başlamalı, yine sonunda salât-ı tâmme ile bitirmelisin.” Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: Salât-ı tâmme şudur:
اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد كما صليت على سيدنا إبرهيم. اللهم وبارك على سيدنا محمد كما باركت على سيدنا إبرهيم فى العالمين. إنك حميد مجيد. السلام عليك ايها النبي ورحمة الله وبركاته
Şeyh Şâzelî (r.h) müridlerine şöyle söylerdi: “Sultanın mallarından alsanız bile, maiyetinin malları asla almayınız. Peygamberimiz (s.a.v) bana söyle söyledi: ‘Sultan'a git ve ondan dünyalık bir şey iste.’ Ben de Sultan'a gittim, yüz dinar verdi. Üstelik yanında bunlardan başka bulunmadığına dair özür beyan etti.”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Bir defâsında Mısır'da kapı kapı dolaşıp Peygamberimizi (s.a.v) metheden şiirleri söyleyen bir kadın gördüm.” Peygamberimize (s.a.v) sorduğumda, “O büyük bir veli kadındır. Hep sevgilisini anarak esasen kendini gizliyor. Baksana, sözlerinde ondan başka kimseyi anmıyor.”
Şeyh Şâzeli (r.h) söyle söyler: Rüyamda Peygamberimizi (s.a.v) gördüm, dudaklarımdan öpüp şöyle dedi: “Bana bin adet gündüz, bin adet gece salavât getiren dudakları elbet ben öperim.” Peşinden Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Kevser suresini okumak ne kadar güzel. Keşke gece virdin bu olsaydı.” Sonra Peygamberimiz (s.a.v) bana şunu söyledi: Duan şu olsun: اللهم فرج كربتى اللهم أقل عثراتى اللهم اغفر زلاتى “Allahım! Sıkıntılarımızı gider. Allah'ım! Ayak sürçmelerimizi affet. Allah'ım! Hatalarımızı bağışla.” Akabinde bana salavât getir ve şöyle de:
وسلام على المرسلين والحمد لله رب العالمين
Yine Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Peygamberinizi (s.a.v) rüyamda gördüm. ‘Ey Allah'ın Resulü! Sana bir defa salât getirene Allah’ın on kat mükafat vermesi için kalp huzuru şart mı?’ diye sorduğumda, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: ‘Hayır, gaflet halinde bile olsa, bana salavât getiren herkese Allah on katını yine de verecektir. Allah salavâtın her harfi adedince dağlar emsali sevap verir. Ayrıca melekler dua edip istiğfar eder. Ama hele bir de kalp huzuruyla yapılırsa, sevabını Allah'tan başka kimse bilemez.’”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Bir defasında bir mecliste şöyle dedim; ‘Muhammed bir insandır, ama diğer insanlar gibi değil. O, taşlar arasındaki yakut misalidir.’ Hemen peşine Peygamberimizi (s.a.v) rüyamda gördüğümde, ‘Allah seni de seninle beraber söyleyenleri de bağışlamıştır.’ buyurdu.” Ebu'l-Mevâhib Şâzelî (r.h) o günden itibaren ölünceye kadar her mecliste bu sözü söylemeye devam etti.
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Peygamberimize (s.a.v) ‘Divane denilecek kadar Allah'ı çok zikrediniz’ hadisini sordum. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: ‘Eksirû (: çok zikrediniz) şeklindeki İbn Hibbân rivayeti doğrudur. Üzkürû (: zikrediniz) şeklindeki râvinin rivayeti de doğrudur. Ben her ikisini söyledim. Bir defasında böyle söyledim, diğer defasında ise öyle söyledim.’”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Zikreden sâlike Allah marifet kapısını açtığı zaman, amelinin az veya çok olmasına bakmaz.”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Yavrum! Hep hal sâhipleriyle sohbet etmelisin. Bulamazsan, ilim erbabıyla sohbet etmelisin. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Sağanak sağanak yağmur olmasa da, bazen bir çisenti bile yeter.’”[8]
Yine Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Genç ve gökçek oğlanlarla, kadınlarla, emirlerle, sultanlarla ve zenginlerle sohbetten sakın. Çünkü bunlar nefsin hevâlarıdır. Allah'ı çok zikreden dervişlerle sohbet et ki, evliyâullahtan olabilesin.”
Yine Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “‘Büyük insanlar, sâdık dervişler gittiler, kalmadılar.’ demekten sakınınız. Zira onlar gerçekte gitmediler. Onlar altında hazine bulunan duvar sâhibine benzerler[9]. Allah Teâlâ daha öncekilere vermediklerini sonradan gelenlere verebilir. Tıpkı önceki peygamberlere vermediğini Hz. Muhammed’e (s.a.v) verdiği gibi. Peygamberimiz (s.a.v) her ne kadar sonradan gelse bile, methi onlardan önceydi. Vallahi hayret, çoğu fakihler evliyânın icmâ ettiklerini inkâr ediyor, yine de bazen ilgili görüş zayıf bir kıyasa ve şaz bir kavle dayansa bile, bir tek fakihten gelen görüşü tasdik ediyorlar. Vallahi bu hal, mahrumiyetten, nasipsizlikten başka bir şey değildir. Üstelik inkâr etmelerine rağmen, kendileri bir tasaya, musibete, kedere maruz kaldıklarında, ya velilere ya da kabirlerine sığınıyorlar. Aracılar da görüşünü benimseyip tercih ettikleri fakihe değil, evliyaya götürürler. Hâlbuki layık olan tam tersidir. Özellikle sahib-i vakti inkâr etmekten sakın. Yoksa dergâh-ı ilahiden kovulmaya da gazaba da müstahak olursun. Zamanın ehlini inkar eden, zamanın bereketinden mahrum kalır.”
Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Dünyayı seven kişiden ilim okumaktan sakın. Çünkü istesen de istemesen de sıfatlar incelir, zayıflar.”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Ehlüllaha karşı içinde bir sevgi duymuyorsan, Allah kapısından kovulduğunu bil.”
Şeyh Şâzelî (r.h) şöyle söyler: “Şeyhimiz Ebu Osman ders verirken herkesin huzurunda şöyle dediğini duydum: ‘Ehl-i tarîki inkâr edene Allah lanet etsin, Allah'a ve ahiret gününe inanan herkes de ‘Allah ona lanet etsin.’ desin.’”
Şeyh Şâzelî (r.h) söyle söyler: “Ehl-i tarîke itiraz edenler, asla iflâh olmazlar.”
Ebu'l-Mevâhib Şazeli şöyle söyler: “Başlangıçta Peygamberimizi (s.a.v) rüyada çok görüyordum. Peygamberimize (s.a.v) ‘Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar seni rüyamda gördüğüme inanmıyorlar.’ dediğimde, Peygamberimiz ‘Allah'ın izzet ve azametine yemin olsun, beni rüyanda gördüğüne inanmayıp yalanlayan kişi Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi olarak ölür.’ buyurdu”
Ebu'l-Mevâhib Şazeli (r.h) nafile namazın selâmından, duasından sonra çoğu zaman şükür secdesi yapardı.
Şeyh Muhammed Hanefî (k.s) zalimden korkan kişiye telkinde bulunup şöyle derdi: “Zalimin huzuruna girdiğinde, بسم الله الخالق الأكبر ‘Büyük Yaratıcı Allah'ın adıyla’ duasını oku. Çünkü bu dua her korkan kişinin koruyucusudur. Zaten Allah Teâlâ’nın yanında hiçbir mahlûkun asla gücü olamaz. Mazlum böyle yaparsa, üzerinde hil’at bulunur ve amacına ulaşarak geri döner.”
Şeyh Medyen (k.s) şöyle söyler: “Allah Teâlâ’dan ihtiyaçlarını istemeden gidermesini talep eden kişi, gece gündüz zikrullaha devam etsin.”
Tabakât müellifi Mevlânâ Şeyh Abdülvehhâb Şârâni (k.s) şöyle söyler: “Ehl-i tarîk (k.s) şeyhlerle oturmayan, onlardan halkın tarikini almayan ve zikri el almayan kişiye, tarîkatte bağlanılmaz.”
Dediler ki, “Tarikatta babası olmayan kişi tarikatta nesepsiz olarak çağırılır. Babası olanlar ise böyle değildir. Tarikatta babası olanın yardımcısı, Peygamberimize kadar ulaşır. Dünyevî ve uhrevî rahatsız eden bir iş başına geldiği zaman, hemen şeyhine yönelir, eline sarılmak için hareket eder. Bu hareketle şeyhinin şeyhinden Peygamberimize kadar uzanan silsile harekete geçer. Bu durum, demir zincirin halkalarından birinin hareket etmesiyle, diğer halkaların da ona bağlı olarak hareket etmesine benzer.”
Şarani şöyle söyler: Bil ki, ey kardeşim! Hakiki şeyhimiz Resulullahtır. Bütün evliyanın Peygamberimizden yardım istemesinden dolayı, vasıtalı veya vasıtasız, tabakaları farklı bile olsa, o bütün ümmetin şeyhidir. İyi de olsa kötü de olsa o hepsinin şeyhidir. Bu anlayışla şeyhin bir şeyi yapmanı veya yapmamanı istediği zaman, niyabeten gerçekte o Resulullah’ın dilidir. Bu ince espriyi kavrayan kişi, her ne kadar şeyhi ile Peygamberimizin makamları (nübüvvet-velayet) farklı bile olsa, sanki Peygamberimizin huzurundaymışçasına edepli olduğu gibi, şeyhiyle beraberken de edepli olur.
Ârif-i billah Şeyh Muhammed Mağribî (k.s) şöyle söyler: “Sâlikler üç sınıftır; 1) Celâlî olanlar. Bunlar şerîate daha meyyaldirler, 2) Cemâlî olanlar. Bunlar hakikate daha meyyaldirler, 3) Kemalî olanlar. Bunlar ise önceki her iki makamı cemederler. Her iki makamdan daha efdal ve daha kâmildirler.”
Muhammed Mağribi (k.s) şöyle söyler: “Sayıları az bile olsa, sâdâtın tarikatına tâlip ol. Sayıları çok bile olsa, onlardan başkasının tarikatına yönelme. Halkın ilmine rağmen, Hz. Mûsa’nın (a.s.) Hızır’a (a.s) şu sözü sana şeref olarak yeter: ~~18.66~
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا ‘Musa ona, sana öğretilenden bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbî olayım mı? dedi.’”[10]
Mağribî der ki, “Tıpkı şeriat ilmini talep etmenin vacip olduğu gibi, bu ayet de hakikat ilminin vacip olduğuna en büyük delillerden birisidir. Her ne kadar bazı nadanlar anlamasa bile, ikisi arasında telazüm vardır, yani biri diğerini gerektirir.”
Şeyhler şeyhi ve önderi Şeyh Muhammed Sürûri (k.s) şöyle söyler: “Yaklaşık otuz bin kişiye ders telkin ettim, el verdim. Beni sadece biri anladı. Şeyh Muhammed Sürûrî Hazretleri müridlerinin Şâzelî hizbini (dua) okumasından hoşlanmayıp şöyle derdi: ‘Hiçbir şey ‘La ilahe illallah’ kadar kalpleri parlatmaz. Şâzelî hizibleri ise, karınca ağzındaki tanecikten farksızdır.’”
Yine o şöyle söylerdi: “Hizb okumayarak ricâl makamlarına ulaşan hiçbir mürid görmedik.”
Bir defasında Şeyh Muhammed Sürûrî (k.s) Şeyh İbrahim Şâzelî cemaatine uğradı. “Allah'ım! Bize şöyle yap, bize böyle yap.” şeklindeki hizblerini, virdlerini okuyorlardı. Ama hiçbirinde isteklerinin kabulü düşüncesi yoktu. Bunun üzerine Şeyh Muhammed Sürûrî Hazretleri onları uyardı, hatalarını düzeltti.
Kınama amaçlı birine şöyle söyledi: “Ne yani, bana şöyle yap, bana böyle yap, beni pak eyle, beni huzurundaki havastan olmayı nasip eyle.” Sonra şöyle devam eder, “Vallahi, siz halka hizmeti düzgün yapmazken, Hakk'a hizmeti nasıl düzgün yapacaksınız ki?”
Başka bir kez “Allahım! Huzurunda olanların en hayırlısı olmayı bana nasip eyle.” diyen birini duyduğunda, ensesine bir şaplak patlatıp “Allah huzurunda olanların en hayırlıları nebîler ve meleklerdir, haddini bil, be ahmak.” dedi.
Şeyh Abdulvehhâb Şârânî (k.s) şöyle söyler: Şeyhimiz, önderimiz Şeyh Ali Havvâs'a Şâriin lisanında bulunmayan evrad tertibini sordum. Böyle bir tertip Şeyh Şihâbüddin Bûnî ve müridlerinin tarikatinde bulunmaktaydı. ‘Bu övülecek bir şey mi, yerilecek bir şey mi?’ soruma, ‘Ameller niyetlere göredir’ diyerek cevap verdi. Sonra sözüne şöyle davet etti: Efendim İbrahim Matbûlî şöyle derdi: “Rabbimin izzetine yemin olsun, cifir ashabından öğrenip yanlış uygulayan bunlar, puta tapanlardan bile kötü haldeler. Çünkü putperestler makam mevki elde etmek, zafer kazanmak, insanları kendilerine bağlamak ve benzeri dünyevi işlerini elde etme ümidiyle kurbanlarını Allah’a bir vesile yapıyorlardı. Esasen putperestlerin iddiaları ve yaptıkları yanlış bile olsa, yine de Allah’a yakınlığı istemekteydiler. Allah putperestlerle ilgili şöyle buyurur: مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى ‘Biz onlara sadece bizi Allah'a yaklaştırması için ibadet ediyoruz.’[11] Onlar bile dünyevi amaç taşımadılar. Bu inceliği iyi anla. Öyleyse Allah Teâlâ’nın herkesin gözü önündeki kitabını, kelâmını oluşturduğu bu mübarek harfleri, putperestlerin bile istemediği değersiz şeyleri elde etmede vesile olarak kullanma nasıl olabilir ki?”
Şeyhime peki öyleyse meşru evradın tertibi ve müridlerden evrâd okumaya vefa gösterip onu terk etmeyeceklerine dair söz almak hakkında ne buyurursunuz, diye sordum. Şöyle cevap verdi: “O da, bizim hoşlanmadığımız ve yapmadığımız şeylerdendir.” “Niçin?” diye sorduğumda, “Çünkü evradını okuma sözü alınan kişi, ola ki sözünde duramayabilir, eksik yapabilir, gereği gibi davranamayabilir. Sonuçta hüsrana uğrayanlar kefesinde bulunabilir. Zaten bu sebeple Allah Teâlâ Muhammed’e (s.a.v) bey'at eden kadınlar hakkında şöyle buyurur: فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّٰهَ ‘Onların biatlarını al ve sen onlara Allah'tan mağfiret dile.’[12] Allah Teâlâ bu ayette biatın hemen akabinde istiğfarı zikreder. Çünkü biatlerine sadık kalmaları ellerinde, takatlerinde değildir. Bu inceliği iyi anla.”
Sonra kul evrâd okumaya devam ettiği zaman, şer’in muradı olan kalpteki tesiri gider, evrad okuması rutinleşir, geriye şuursuzca okuması kalır. Zaten kalbi de başka yerdedir. Bunun aksine herhangi bir virdle kayıtlı olmadığı, hangi vakit olursa olsun, Allah’ı zikre bir imkân bulduğunda zikrini yaptığı zaman, gece gündüz virdine devam eden kişi kalbinde bir halavet, sadık bir teveccüh hisseder.
Şeyhime sûfîlerin kendilerini zikre ve halvete hasrettiklerinde, büyük bir tesir hissettiklerini söylemelerini sordum. Şöyle cevap verdi: “Zorlamayla kazandıkları şeyin hükmü, mamul hurmaya benzer; çabucak değişen, telef olan, özelliğini koruyamayan, kalıcı olamayan mamul hurma hükmündedir. Bunu cemaatiyle yapan kişinin hükmü ise zikrinin ağaç olmasını veya elma vermesini istemeyenin hükmündedir. Şeyhime, ‘Zikir yaparken kulu zikir hastalıklarından kurtaran şey nedir?’ diye tekrar sorduğumda, ‘Sadece emrine uyarak Allah’ı zikrettiği zaman. Zikrini dünyevî ve uhrevî bir şey elde etmeye basamak yapmadığı zaman. Zaten Allah Gani ve Hamîddir.’ diye cevap verdi.” Söz sona erdi.
Şeyh İbn İsa (r.h) risalesinde şöyle söyler: “Şâzelî hizipleri, benzer başka hizipler gibi hizipleri okumak, sâliki mukarrebun evliya makamlarına ulaştırmaz. Aksine ehl-i Hakkın kısa zamanda kolayca vuslata ulaştıran zikrullahtan alıkoyar, uzaklaştırır. Çünkü zikir Allah'a giden yolların en kısası, en kolayı, en belirgini ve en güvenilir olanıdır.” Söz sona erdi.
Zikrin fazîletlerinden birisi de, onlarla oturanların şaki olmadığı müjdesine zâkirin mazhar olmasıdır. Onlarla oturanların şaki olmaması bir tarafa, üstelik onların yanında oturması bereketiyle, zikir sebebiyle oturmuş olmasa bile, yine de said ve mağfur olur. Dahası başka bir ihtiyacı için bile olsa. Peki, öyleyse zikir halkasında coşkun bir âşıkın halinin nasıl olduğunu artık sen tasavvur et.
İnşallah zikrin faziletlerini ve faydalarını detaylı bir şekilde sana açıklayacağım.
Şeyh Abdulvehhâb Şârânî Tabakât'ında şöyle söyler: “Şeyh Muhammed Senâvî (k.s), ‘Ey Allah'ın kulları! Zikrullaha devam ediniz, zikirden asla gâfil olmayınız.’ derdi. Gittiği her yerde erkeklere de çocuklara da ‘La ilahe illallah’ zikrini telkin ederdi.”
Yine o, erkeklere de kadınlara da sabah akşam zikir meclisleri tertip ederdi. Özellikle kadınlara hep şöyle derdi: “Ey filân kadın! Arkadaşlarınla zikret.” Başka birisine, “Ey filân kadın! Mahalle halkıyla zikret.” Doğrusunu söylemek gerekirse, Kuzey Batı Afrika ülkelerindeki (özellikle Fas'ta) zikir meclislerinin hepsi onun terbiye geleneğiyle bugünlere geldi. O şöyle söylerdi: “Bu ülkelerde tevhîd ateşini yaktık, inşallah kıyamete kadar hiç sönmeyecek.”
Bir defasında halifenin kızı olan Hâs Bey'in zevcesinin sarayına uğradı. Kadına da, eşine de, hizmetçilerine de zikir telkin etti. Kadınlara özel zikir meclisini bizzat kendisi açtı. Hatta zikir esnasındaki hareketlerinden dolayı kadınların fesleri yere düşerdi.
Muhammed Senavi bir defasında bir yerde ikamet ederken şöyle söyler: “Bu tâifeyi, yani sûfîyeyi inkâr eden birini karşımıza çıkarmayan Allah’a hamd olsun.”
Onun terbiye yöntemi kelam ile değil, nazar ileydi. Hatta yoldan geçerken eşkıyaya bile nazar ettiğinde, hemen tâbi olur, kendini şeyhe tâbi olmaktan alıkoyamazdı. Dahası bir eşkıya grubu müridlerinin gözdelerinden olmuşlardı.
Şeyh Senâvî zikir ve Kur’an tilâvetiyle gece gündüz vakit geçirirdi. Hatta yatsı namazından sonra dervişlere zikir meclisi açtığı zaman, genellikle sabah namazına kadar sürdürürdü. Sabah namazını kıldıktan sonra da, gün ortasına kadar süren meclisini tekrar açardı. Akabinde yatsıya kadar süren Kur’an tilaveti meclisini açardı. Çoğu günleri hep böyle geçerdi. Kur’an meclisini bitirdiğinde, hemen zikir meclisini tekrar açardı. Ölene kadar da hep böyle devam etti. Seyyid Ahmed Bedevî'nin yanında o büyük makam sahibi, saygın biriydi. Sanki kendi sulbünden çocuğuymuş gibiydi.
İmâm Şârânî şöyle söyler: “Bir defasında Mısır'daki bir ihtiyacı için Seyyid Ahmed Bedevî ile istişâre ettiğini duydum. Bedevî (k.s) kabrinden ona şöyle nida eder: ‘Mısır'a git, Allah Teâlâ’ya tevekkül et, ihtiyacın karşılanacak.’ Neticede o, Kuzey Batı Afrika bölgesinde kötü davranışları ve yaygın bidatleri kaldırmayı başardı.”
Şeyh Ali Ayyâşî evrâdını hiç eksik yapmazdı. Evrâdı namaz kılmak, Kur’an okumak, Peygamberimize (s.a.v) salât ve selâm getirmek, zikir ve tesbihten ibaretti. Zikre başladığında kalbi de diliyle beraber zikrederdi. Onun zikrini duyan, iki kişinin zikrettiğini zannederdi. Abdulvehhâb Şârânî (k.s) şöyle söyler: “Şeyh Ali Ayyâşî ile ilk kez bir araya geldiğimde, geceleyin zikrettiğini duydum. İki kişi olduklarını düşündüm. Yaklaşıp baktım, meğerse bir kişiymiş.”
Şeyh Şihâbüddin Fütûhî (r.h) ömrünün başlarında ilimdeki derinliğinden dolayı insanlara çeşitli ders veriyordu. Ömrünün sonlarında ise sanki daha önceden hiç ilimle meşgul olmamışçasına, bütünüyle ibadete yöneldi.
Bir defasında bir mantık konusunu okumak isteyen bir kişi geldiğinde, şöyle cevap verdi, “Yavrum! Fıkıh bile kalbime ağır gelmeye başladı. Hele hele bazı âlimler mantıkla meşgul olmanın haramlığına fetva vermişken ben nasıl öğretebilirim ki?” Gelen kişi, “Efendim! İlim ibadettir.” dediğinde, şeyh şöyle cevap verir: “Evet, doğru. Fakat zikir ve istiğfarda bulduğumuz rikkat-i kalbi ilimde bulamıyoruz. Zaten ilmin diğer amellerden faziletli olması ihlâs şartına bağlıdır. Hâlbuki zikirde böyle bir şart yoktur. Doğrusu ihlaslı olduğumu da zannetmiyorum.”
Şeyh Şihâbüddin Fütûhî (r.h) ömrünün başlarında sûfiyye yolunu kabul etmeyip “Elimizdeki ilimden başka bizi Allah'a yaklaştıracak bir yol mu var ki? derdi. Ama Efendim Ali Havvâs ile birlikte olduğumda ehl-i tarîkin faziletini tasdik ettim.” Akabinde Şeyh Şihâbüddin şöyle söyler: “İşte bunlar bizim makamımızı katettiler, hatta daha da ötesine geçtiler.” Sonuç itibariyle, ömrünün başlarında Sûfî topluluğuyla birlikte olmamasına hep hayıflandı.
Abdülvehhâb Şârâni şöyle söyler: “Şeyhimiz Ali Nebîtî (k.s) Hızır’la (a.s.) buluşurdu. Böyle olması kemalinin ve ‘velayet-i kübrâ’ makamında bulunduğunun alâmetindendir. Çünkü tarikat şeyhleri ittifak ettiler ki, uyanıkken yakaza halinde Hızır (a.s) ile sohbet etmeye sadece ‘velayet-i kübrâ’ makamını hak kazanmış kişiler başarabilirler. Çünkü hem Hızır’la buluşmanın izzeti hem de buluşma izzetindeki ânın şartları bu makama hak kazanmayı gerektirir.”
Şârânî şöyle devam eder: Şeyh Nebîtî'ye Hızır’la (a.s) buluşmanın şartlarını sorduğumda, şöyle cevap verdi: “Bana göre, Hızır’la buluşmanın üç şartı vardır; 1) Birincisi gece gündüz vaktini zikirle mamur edip her halinde sünneti ikame etmen, 2) İkincisi dünya hırsından sıyrılıp borç ödeme durumu müstesna evinde bir dinar, bir dirhemle bile gecelememen, 3) Üçüncüsü ehl-i İslâm'a karşı temiz kalbe sahip olup hiçbirine karşı kalbinde düşmanlık, kin, haset beslememendir. Bu özellikler ve şartlar kimde bulunmazsa, insanların ve cinlerin ibadetini bile yapsa, yine de Hızır’la (a.s) buluşamaz.”
Nebîtî (r.h) Müslümanların başına bir belâ geldiği zaman yemez, uyumaz, gülmezdi. “Böyle davranmak mümin olmanın şartındandır.” diye eklerdi. O ashâbına şöyle söylerdi: “Sakın taatinizin çokluğuna aldanmayın, asla şeytan artık bize etki edemez, demeyin. Çünkü o sizi her zaman yanıltabilir, Cehenneme atabilir, siz farkında bile olmazsınız.”
Şeyh Celâlüddin Suyûtî (r.h) şöyle söyler: “Allah Teâlâ şu yedi ilimde; tefsir, hadis, fıkıh, meâni, nahiv, bedî', beyan derinleşmeyi bana nasip etti. Doğrusu bu ilimleri de Arap ve belagat ehlinin yöntemine göre okudum, Acem ve ehl-i felsefeseden müteehhirûn yöntemine göre değil. Ama yine de zikrullahta aldığım tadı, mezkûr ilimlerin bir yaprağında bile bulamadım.”
Suyûtî mantık ilmini okumanın haram olduğuna fetvâ veriyor, mantık okumanın haram olduğunu şeyhi Alemüddin Bulkînî'den naklediyordu. Hatta bu konuda el-Gaysu'l-mugdek fi tahrîm ilmi'l-mantık adlı bir risale yazdı. Daha pek çok kişi de mantık okumanın haram olduğunu yazdılar. Suyuti der ki, bu vaka insanların bana ilk itiraz ettikleri vak’adır.
Şârânî Tabakât'ında şöyle söyler: “Celâlüddin Suyûtî’nin (r.h) 460 eseri var. Hatta mezkûr kitapların adları bile, bir kitap hacmine ulaşır. Mezkûr kitaplarından bazıları on cilt, bazıları ise on cilde yakındır. Eserleri Hicaz, Şam, Haleb, Mısır, Rum, Fas, Hind, Yemen ve benzeri ülkelere hep yayılmıştır.” Bütün bunlara rağmen Suyûtî şöyle söylerdi: “Bana düşmanlık yapanlar ve eziyet edenler, aslında Allah Teâlâ’nın bana bahşettiği nimetlerdendir. Böyle olması, nebilerin ve mürselinin bana örnek olmasından dolayıdır.”
Bu sır sebebiyle Zünnûn Mısrî (k.s) şöyle söyler: “Münafıklar her dönemde sâlih insanlarla alay etmeyi, düşmanlık sebebiyle ayaklanmayı hiç bırakmadılar. Esasen bütün bunlar nebî ve resullerin (a.s) sâlih insanlara örnek olmasından dolayıdır.”
Şeyh Ebu'l-Hasen Şâzelî (k.s) şöyle söyler: “Allah Teâlâ enbiya ve asfiyâsı hakkında yalan ve iftiranın arttığını öğrendiklerinde, o halkın şaki olduğuna hükmederlerdi. Öyle ki, Allah Azze ve Celle'ye haşa eş ve çocuk bile nispet ettiler, derdi. Kendisi hakkında söylenenlerden veli iyice daralıp bunaldığı anda ise, Hak tarafından ‘Bana ve Peygamberlerime nispet edilen iftira hususunda, Ben ve Peygamberlerimin sana örnek olmasından hoşnut değil misin yoksa?’ diye nida edilir edilmez, hemen velinin kalbine sekine iner. Hamd âlemlerin Rabbi Allah'adır.”
Celâlüddin Suyûtî Peygamberimizin (s.a.v) anne babasının necâtını, ikisinin de Cennette olduğunu söyler. Çağdaşı Şeyh Osman Deymî de aynı görüşü paylaşır. Hâfız Sehâvî ise aksini düşünür. Şeyh Celâluddin Süyûti (k.s) bu hususta altı eser yazar. Bu eserlerde hafız âlimlerden aynı kanaati paylaşanları teker teker sayar.
Süyûtî (k.s) yakaza halinde Peygamberimizle (s.a.v) buluşur. Şeyh Şârânî Tabakât'da şöyle söyler: “Şeyh Abdulkadir Şazeli’nin bana anlattığına göre, bazı arkadaşlarına Sultan Gavri’den ihtiyacını karşılamasını istedikleri zaman, Celaleddin Suyuti’nin kendi hattıyla yazdığı bir sayfayı gördüm.” Şöyle yazıyordu: “Kardeşim, ben Peygamberimizi hep görürüm. Fakat Gavri ile beraber olmaktan çok korkarım. Çünkü onunla görüştüğüm zaman Peygamberimiz ceza olarak bana görünmüyor. Ben senin ihtiyacını Peygamberimizden isteyeceğim.” derdi.
Şazeli Suyuti’ye “Efendim, yakazaten Peygamberimizle kaç kez müşerref oldunuz” diye sorduğumda, “Yetmiş küsur.” cevabını verdi. Şeyh Abdülkâdir Şâzelî şöyle devam eder: “Şeyh Celâlüddin Suyûtî bu konuda Tenvîrü'l-halek fi imkân-i rü'yeti'n-nebîyyi ve'l-melek adlı bir kitap yazdı. Bu kitabında rüyada değil, yakaza halinde Peygamberimizle ve meleklerle buluşup görüşen sahabi, tabiin, evliya ve ulamayı isim isim saydı.”
İmâm Şârânî şöyle söyler: “Bana Calâlüddid Suyûtî'nin hâdimi anlattı. Adı Muhammed bin Ali Cibâl idi. Şeyhimiz Celâlüddin bana, ‘Kalk,beraber Efendimiz Ömer bin Gârız'ı ziyarete gidelim.’ dedi. Kaylûle vaktiydi. Beraber ziyaret ettik. Sonra Şeyh Abdullah Ceyûşi’yi ziyaret etmek için dağın tepesine çıktık. Öğle sıcağında zaviye duvarının altında bir kulaçlık azıcık bir gölge bulabildik. Beraber bir süre oturduk. Şeyh bana ‘Ben ölünceye kadar gizlemen şartıyla, ikindi namazını Mekke'de kılmak ister misin?’ dedi. ‘Evet’ dedim. Elimi tuttu ve ‘Gözlerini yum.’ dedi, yumdum. Benimle yirmi yedi adım kadar koştu. Sonra ‘Gözlerini aç.’ dedi. Gözlerimi açtığımda Mekke'de Bâbü'l-Muallâ'dayız. Hz. Hatîce’yi (r.a), Fudayl bin Iyâz'ı, Süfyan bin Uyeyne'yi ve daha başkalarını ziyaret ettik. Akabinde Harem-i Şerîfe girdik, Kâbe'yi tavaf ettik, zemzem suyundan içtik. Peşinden bana dedi ki, ‘Ey filân! Tayy-ı mekâna mazhar olmamızdan dolayı şaşılacak bir şey yok. Asıl şaşılacak husus, Mekke'de mücâvir olan Mısır halkından hiç kimsenin bizi tanımamasıdır.’ Sonra bana şöyle söyledi: ‘Dilersen benimle beraber Mısır'a gel, dilersen hacılar gelinceye kadar Mekke'de kal.’ Ben de, ‘Hayır, Efendimle beraber giderim.’ dedim. Bâbü'l-Muallâ'ya kadar yürüdük. Bana yine ‘Gözlerini yum!’ dedi. Ben de gözlerimi yumdum. Peşine yedi adım benimle koştu. Bana tekrar, ‘Gözlerini aç.’ dedi. Gözlerimi açtığımda, Mısır'daki Ceyûşi dağının yakınındaydık. Efendimiz Ömer'in yanında konakladık. Şeyh ise merkebine binip Tulun Câmii'ndeki evine gitti.” Söz sona erdi.
Şârânî şöyle söyler: Şeyh Abdülkâdir Şâzelî bana anlattığına göre, şöyle der: “Şeyh Celâlüddin Suyûtî kırk yaşına geldiğinde, dünyadan da, insanlardan da uzaklaşmak için kendini tamamen ibadete, Allah için halktan uzaklaşmaya ve sadece zikirle meşgul olmaya başladı, hatta kimseyi tanımaz oldu. Eserlerini yazmaya başladı, fetva vermeyi ve ders okutmayı bıraktı. Nil kıyısındaki bahçesinde ikamet etti. Ölünceye kadar oradan başka bir yere gitmedi. Allah ona bol bol rahmet eylesin.” Şarani’nin sözü burada sona erdi.
[1] Buhârî, Fedailu's-Sahâbe, 9; Daavât, 10; Ebû Dâvud, Edeb, 100.
[2] Kaf, 50/37.
[3] Fetih, 48/26.
[4] Ankebût, 29/69.
[5] Zebidî, VII, 158; Aclunî, I, 286.
[6] Zebidî, V, 163.
[7] Tâhâ, 20/14.
[8] Bakara, 2/265.
[9] Bkz. Kehf, 18/77.
[10] Kehf, 18/66.
[11] Zümer, 39/3
[12] Mümtehine, 60/12.

