
Dr. Mustafa KÖK[2]
Giriş
Hiç şüphesiz “herhangi bir seviyede toplum” olmanın üstüne çıkmış ve “milliyet” bilincinin farkına varmış her toplum “millî bir tarih”e sahiptir. Düşünce tarihlerinde “millet” ile “tarih” ilişkisinin, hele de “millî tarih” kavramının ne zaman doğduğu tartışılsa da nihayetinde bugün bir olgu olarak “millî tarih”in her millet için vazgeçilmezliği tartışılmaz bir gerçekliktir diyebiliriz.
Batıda olduğu gibi bizde de millî tarih tartışmalarının, özellikle de “millî tarihimizin adı ve sınırları” meselesinin milliyet ve milliyetçilik cereyanlarıyla yaşıt olduğu, en hararetli tartışmaların da Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayıp II. Meşrutiyet Yıllarında yaşandığı, Millî Mücadele yıllarında devam ettiği, Cumhuriyetle dahi son bulmadığı bilinmektedir. Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Batıcılık (Garpçılık) cereyanları içerisinde en hararetli konulardan birisinin bu, “millet ve milliyet meselesi” olduğu, malumdur. Bizim milletimizin adı nedir? “Osmanlı” mıyız, “İslam” mıyız, “Türk” müyüz? soruları üzerine başta tarihçiler ve sosyologlar olmak üzere, her meslekten düşünürler yüzlerce makale, onlarca kitap yazmışlardır. Namık Kemal’lerden, Babanzâde Naim’lerden, Mehmet Âkif’lere, Yusuf Akçura’lardan, Ağaoğlu Ahmet’lerden Ziya Gökalp’lara, Abdullah Cevdet’lerden, Kılıçzade Hakkı’lara kadar uzanan nice ismi hemen herkes bir çırpıda sayabilir. Ama genel kanı, İmpatratorluk’un yıkılıp elde sadece Anadolu ve Trakya’nın bir kısmı kalınca, bu topraklar üzerinde adına “Türkiye Cumhuriyeti” dediğimiz yeni bir rejim de kurulunca, bu tartışmalar yeni boyutlar kazanmış, bu realiteyi içine alacak şekilde yeni seyir defterleri açmaya başlamıştır
[1] 17-18 Kasım 2016 tarihinde Kahramanmaraş’ta yaıplan Uluslar-arası Selçuklu Sempozyumu’nun “Mükrimin Halil Yinanaç Oturumu”nda sunulan tebliğ metnidir.
[2] E. Felsefe Öğr. Üyesi; mustafakok47@hotmail.com

