Teketek Haber

Namazın fazileti

Namazın fazileti
06 Ağustos 2018 - 17:38

Ubâde bin Sâmit’ten (r.a) rivayetle, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah’ın farz kıldığı beş vakit namazın abdestini güzel alan, vaktinde kılan, rükû ve huşuunu tam yapan kişiyi Allah bağışlayacağına söz verir. Eğer bunları tam yapmazsa, Allah bağışlayacağı sözünü vermez. Dilerse affeder, dilerse azap eder.”[1]

Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Beş vakit namaz, Cuma’dan Cuma’ya, Ramazan’dan Ramazan’a büyük günahlardan sakınıldığı sürece, küçük günahlara kefaret olur.”[2]

Peygamberimiz (s.a.v) “Kapısının önünde akan bir ırmakta günde beş defa yıkanan kişide acaba herhangi bir kir kalır mı?” diye sorduğunda, sahabiler “Hayır.” diye cevap verdiler. Peygamberimiz (s.a.v) “İşte beş vakit namaz böyledir. Allah beş vakit namaz sebebiyle bütün hataları siler.”[3] buyurdu.

İbn Mes’ûd’dan (r.a) rivayetle, bir sahabi bir kadını öptü. Hemen Peygamberimizin (s.a.v) huzuruna gelip yaptığı hatayı anlattı. Bu esnada~~11.114~
وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَیِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّپَاتِ “Gündüzün iki tarafında, gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri siler, süpürür, götürür…”[4] ayeti nazil oldu. Olayın kahramanı sahabi “Bu bana mı özel?” diye sorunca, Peygamberimiz (s.a.v), “Bütün ümmetime geneldir.”[5] buyurdu. Başka bir rivayette, “Ümmetimden böyle yapan herkese geneldir.” buyurdu.

Hz. Enes’ten (r.a) rivayetle, bir kişi Peygamberimize (s.a.v) gelip, “Ey Allah’ın Resulü! Ben cezayı gerektiren bir hata yaptım, cezamı çekmeye hazırım.” dedi. Hz. Enes (r.a) der ki, Peygamberimiz hatasının ne olduğunu bile sormadı. Bu esnada namaz vakti geldi. Peygamberimizle namaz kıldı. Peygamberimiz namazı bitirince, ilgili kişi ayağa kalkıp tekrar “Ey Allah’ın Resulü! Ben cezayı gerektiren bir hata yaptım, cezamı çekmeye hazırım.” deyince, Peygamberimiz “Sen bizimle namaz kılmadın mı?” diye sordu. İlgili kişi “Evet.” dedi. Sonra Peygamberimiz “Allah senin günahını – başka bir rivayette – cezanı affetmiştir.”[6] buyurdu.

İbn Mes’ûd (r.a) şöyle söyler: “Resulullah’a (s.a.v) ‘Allah Teâlâ’ya en sevimli amel hangisidir?’ diye sordum.” “Vaktinde kılınan namaz.” dedi. “Sonra hangisidir?” diye sordum. “Ana-babaya iyilik etmek.” dedi. “Sonra hangisi­dir?” diye sordum. “Allah yolunda cihad etmektir.” buyurdu. İbn Mes’ûd şunu ekler; bunları bana Peygamberimiz anlattı, ama eğer “Sonra hangisidir?” diye sormaya devam etseydim, eminim söylemeye devam ederdi.

Cabir’den (r.a) rivayetle, bir hadiste Peygamberimiz “Kul ile küfür arasındaki fark, namazın terkidir.”[7] buyurdu.

Salât kelimesi, es-suliy mastarından türetilmişse, ateşe girmek anlamına gelir. Odun eğri olduğu zaman ateşe atılıp doğrultulur. Aynı şekilde kulda kötülüğü emreden nefis bulunduğu için eğrilik olur. Eğriliğini izale edecek ilahi gücün ve azamet-i Rabbaniyenin ateşi namaz kılan kişiyi basar. Sadece ateş basmakla kalmaz, onun miracını da gerçekleştirir. Namaz kılan ateşle perçinleşen demire benzer. Namaz ateşiyle perçinleşen kişinin eğriliği zail olunca da, cehenneme sadece kısa süre maruz kalır.

Hadiste beyan edildiğine göre, Allah Teâlâ bir şeye tecelli ettiği zaman, onda hudu hâsıl olur. Namazla irtibatını gerçekleştiren kişide tecelli nurları parlayıp huşulu olur. Felah da namazda huşulu olanlara mahsustur. Huşu olmazsa, felah da bulunmaz. Peygamberimiz namazda sakalıyla oynayan bir kişiyi gördüğünde, “Bu kişinin kalbi huşulu olsaydı, azaları da huşulu olurdu.”[8] buyurur.

Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Namaz kıldığın zaman, dünyaya veda eden kişi gibi namaz kıl. Esasen namaz kılan kişi hevasına, dünyasına ve bütün masivaya veda ederek kalbiyle Rabbine yürür.”[9]

Salât kökü ise sözlükte dua anlamına gelir. Namaz kılan kişi, esasen bütün azalarıyla Allah’a dua eder. Sonuçta bütün azaları gizli ve açık dua eden dillere dönüşür. İçi de dışı da tazarru ve tekallüble iştirak eder.

Namazın heyetlerinde muhtaç olup dilenen, boyun büken bir kişinin yakarışı sezilir. Bütünüyle Allah’a dua ettiği zaman, Mevla’sı hemen icabet eder. Çünkü Mevla bunu vaat etmiştir. Allah Teâlâ ilgili ayette şöyle buyurur: ادْعُونٖى اَسْتَجِبْ لَكُمْ “Siz Bana dua ederseniz, Ben de size icabet ederim.”[10]

Ümmü Rûmân rivayetine göre, o şöyle söyler: “Namazda sağa-sola bakınırken Hz. Ebu Bekir beni gördü. Beni o kadar sarstı ki, neredeyse namazımdan çıkacaktım.” Akabinde şöyle dedi: Peygamberimizin (s.a.v) şöyle dediğini duydum: “Biriniz namaza kalktığı zaman, azalarını da teskin etsin. Yahudiler gibi sağa-sola dönmesin. Çünkü azaların sükûneti, namazın tamamındandır.”[11]

Peygamberimiz (s.a.v) “Nifak huşûundan Allah’a sığınınız.” buyurur. “Nifak huşûu nedir?” diye sorulduğunda, Peygamberimiz (s.a.v) “Beden huşûlu olsa bile, kalbin nifakıdır.”[12] diye cevap verir.

Muâz Nesefî’nin (r.h) rivayetiyle, bize ulaştığına göre, Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Kalbi Allah’la beraber değilken, Allah’ın huzurunda ayakta duran bedene Allah lanet etsin.”

Bundan dolayı, Peygamberimiz (s.a.v) vesvese ehlini yadırgayarak şöyle buyurur: “İşte bu yüzden İsrail oğullarının kalplerinden Allah’ın azameti çıktı. Kişi namazına müdavim olsa bile, kalbi umursamaz ve dikkatsiz olduğu zaman, namazın sevabı elbet on kat yazılmaz.”

Bil ki, Allah Teâlâ beş vakit namazı farz kıldı. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: “Namaz dinin direğidir. Namazı terk eden kişi, kâfir olur.”[13]

Münye şârihi şu açıklamayı yapar: “Cumhura göre, hadiste geçen namazı terkt etmekten maksad, itikadî terktir. İtikadî terk de namazın farziyetini inkâr etmektir.”

Ubûdiyyetin tahkiki ve Rubûbiyet hakkının edası namazla olur. Diğer ibadetler ise namaz sırrının gerçekleşmesine vesilelerden ibarettir.

Sehl bin Abdullah Tüsterî şöyle söyler: “Kulun farzları tam yapabilmesi için sünen-i râtibeye, sünnetleri tam yapabilmesi için nafilelere, nafileleri tam yapabilmesi için de adaba muhtaçtır. Dünyayı terk etmek de adaptandır.”

Esasen bu söz, Hz. Ömer’in (r.a) minberde söylediği şu sözün özünü ifade eder. Hz. Ömer (r.a) şöyle söyler: “Niceleri İslâm uğrunda saçları bembeyaz olana kadar yaşasa da, yine de Allah için bir tek namazını bile kâmil yapamamıştır.” “Bu nasıl olur?” diye sorulduğunda, Hz. Ömer (r.a) “Yani namazının huşûu da, tevazuu da, Allah’a yönelişi de hakkıyla değil.” buyurur.

Bazı haberlerde şöyle varit olmuştur: “Kul namaza başladığı zaman, Allah kendisiyle kulu arasındaki perdeyi kaldırır, ona kerim vechiyle yönelir. Melekler namaz kılanın omuzu hizasında havaya kalkarlar. Artık melekler de onunla beraber namaz kılar, duasına ‘âmin’ derler.”

Bu şekilde namaz kılana sema ufkundan başucuna kadar iyilik, bereket saçmak için bir münadi şöyle nidâ eder: “Namaz kılan kişi kiminle konuştuğunu bilse, sağa sola hiç dönmezdi.” Başka bir rivayette, “Kiminle konuştuğunu bilse” yerine, “Kime yöneldiğini bilse” ifadesi bulunur.

Allah Teâlâ bütün sema ehlinin ayrı ayrı yaptıklarını namaz kılan kişinin bir rekâtında cemetmiştir. Yaratıldıkları günden kıyamete kadar bazıları hep rükûda, bazıları hep secdede, bazıları hep kıyamda, bazıları ise hep kadede olan Allah’ın melekleri vardır. Müteyakkız bir kul rükûunda rükû eden meleklerle, secdesinde secde eden meleklerle, namazın diğer rükünlerinde de hep meleklerle aynı hasletleri kazanır. Böylece onlardan biri, onlar arasında biriymiş gibi oluverir.

Farzlar gibi, nafile namaz kılan kişinin rükûundan duyduğu hazla başını kaldırmayı hiç istememecesine rükûunda beklemesi gerekir. Fıtrat gereği az bir bıkkınlık belirdiğinde bile, istiğfar edip halini sürdürür ve layık olan huşuun zevkini tatmayı gözler. Bu haliyle de, kalbi o halin rengine bürünür.

Bazen hakkıyla rükû eden kişide rükû ve secde halinden kalkma arzusu belirdiğinde, hemen halinin hakkını vermeye koyulur. En azından anlık arzusunu namazın diğer hallerinden kurtarmaya çalışır. Böylece her halin bereketini dolu dolu yaşar.

Tabiatı gereği geçirdiği anlık durum bile, feyiz kapılarını kapatmaya yeter, ilahî nefha esintilerinden mahrum bırakır. Sonuç itibariyle namazda kulun payı hâkim olunca, hüsnü ihtimam belirtileri söner. Kul visal (kavuşma) kapısının eşiğinde kalır.

Namazda dört heyet, altı zikir olduğu söylenir. Dört heyet kıyam, kuud, rükû ve sücuttur. Altı zikir ise tilavet, tesbih, hamd, istiğfar, dua ve Peygamberimize salât ü selâmdır. Toplamda on adede tamamlanır. Bu on özellik on melek safına ayrılır. Her safta on bin melek bulunur. Hâsılı sadece iki rekâtta, yüzbin meleğin yaptığı ibadetler cemedilir.

[1] Ebû Dâvud, Salat, 8; Ahmed bin Hanbel, V, 217

[2] Müslim, Tahâret, 14, 16; Ebû Dâvud, Tahâret, 127; Tirmizî, Salât, 46.

[3] Buhârî, Mevâkit, 6; Müslim, Mesacid 282; Tirmizî, Emsal, 5.

[4] Hûd, 11/114.

[5] Buhârî, Mevâkit, 45; Müslim, Tevbe, 39.

[6] Buhârî, Hudûd, 27; Müslim, Tevbe, 44, 45; Ebû Dâvud, Hudûd, 10.

[7] Buhârî, Mevâkitü’s-Salât, 5; Ebû Dâvud, Edeb, 120; Müslim, Îmân, 137.

[8] Zebidî, III, 23; Hindî, Alauddin Ali el-Muttaki bin Hüsamuddin, Kenzu’l-ummâl fi süneni’l-akvâl ve’l-ef’âl, Beyrut 1985, III, 144.

[9] İbn Mâce, Zühd, 15; Ahmed bin Hanbel, V, 412.

[10] Gâfir (Mü’min), 40/60.

[11] Hindî, VII, 525; Suyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, I, 27.

[12] Zebidî, VIII, 326; Hindî, VII, 526.

[13] Molla Hüsrev, Dürer, s. 104; Aclunî, II, 31.