BIST 100
15.062,65 0,15%
DOLAR
45,3791 0,05%
EURO
53,4809 0,59%
GRAM ALTIN
6.826,77 -0,71%
FAİZ
40,65 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
117,65 0,40%
BITCOIN
80.728,00 0,01%
GBP/TRY
61,7166 -0,28%
EUR/USD
1,1756 -0,26%
BRENT
105,67 4,32%
ÇEYREK ALTIN
11.161,78 -0,71%
İstanbul Parçalı Bulutlu
İstanbul hava durumu
15 °

SELÇUKLU-BİZANS İLİŞKİLERİNDE ERMENİLER

Türk-Ermeni ilişkilerinin tarihi seyrini V. yüzyılın ortalarından itibaren takip etmek mümkündür. Esasında Ermeni kaynaklarında Türkler ile ilgili bilgiler çok daha eskiye gider. Ermeniler MÖ II. yüzyılda Doğu Anadolu Bölgesi’nde hâkimiyet kurmaya çalıştıklarında Kars civarında Ruslar ile karşılaşmıştı. Ermeni tarihçisi Khorenli Mases’in kayıtlarına bakılırsa MÖ 149-127 arasında Bulgarların Varand boyu Kars ile Pasin arasında bulunmaktaydı. Bu dönemde Bulgarların bölgeye nasıl yerleştiği karanlık kalsa da Ermeni kaynakları vasıtası ile Malazgirt Savaşı’ndan çok uzun süre önce Türklerin Doğu Anadolu’da bulunduğu öğrenilir. Ancak aynı kaynakta bu Türk topluluğu ile Ermenilerin münasebetlerine dair bir bilgi bulunmadığı için herhangi bir değerlendirme yapmak mümkün olmaz. O sebeple açık bilgilerin yer aldığı V. yüzyıldan itibaren Türk-Ermeni ilişkilerini başlatmak daha makuldür.[1]

  1. yüzyılın ortalarında, Romalılar ile Sasaniler arasında Doğu Anadolu’yu ele geçirme mücadelesi vardı. Ermeniler de bu çekişmede iki güçten birinin yanında yer alarak bölgedeki varlıklarını sürdürmeye çalışmaktaydı. Dönemin kaynaklarına bakılırsa Roma tarafında kalan Ermeniler, İranlılara karşı mücadelede Hunlardan destek istemiştir. II. Yazkent devrinde gerçekleşen Ermeni-Sasani çatışmalarında İranlılara karşı tek başına direnemeyen Ermeniler mücadele edebilmek için Hunlar ile işbirliği yapma kararı almışlardır. Hunlar da bu talebe olumlu cevap verince iki taraf arasında ittifak yapılmıştır. Bu dönemin Ermeni kaynaklarında Türkler ile ilgili tasvirler oldukça yalın bir dille kaleme alınmıştır. Selçuklular devrinin başlangıcında ortaya çıkan nefret ve abartı dolu tasvirlere bu dönemde rastlanmaz. Hunların güçlü bir orduya sahip olduğu gibi Türklerin askerî özelliklerinden bahseden Ermeni tarihçileri dinî ya da mitolojik betimlemelerle onları tanımlamaya çabalamazlar. Böylece Hunlardan itibaren batıya göç eden Türkler, sınır komşusu, müttefik, güçlü gibi çeşitli sıfatlarla Ermeni kaynaklarında yer bulur.[2]

Bilindiği gibi Türkler hem kendi toplumsal hayatlarında ve hem de devlet idaresinde her zaman uyup uyguladıkları Türk töresi ile hayatlarını devam ettiriyorlardı. Türk devlet adamları için devlet idare etme prensibi ve felsefesi, Türk insanı için ise hayata bakış tarzı olarak bilinen Türk töresi, Türklerin hayatlarına yön veren iktisadî, sosyal ve siyasî prensipler topluluğu idi. Türk töresi şu ana prensipler üzerine inşa edilmişti: Adalet, eşitlik, iyilik, faydalılık ve insanlık. Türk töresine göre, Türk hükümdarı halkın refahı, emniyeti ve saadeti için çalışan bir hizmetkârdı. Türk devlet adamları ülkeyi idare ederken kendi öz evladına, Türk halkından herhangi bir kimseye ve Türk halkı ile yan yana yaşayan herhangi bir yabancıya aynı eşit muameleyi yapardı. Bu nedenle Türkler ile birlikte yaşayan yabancı dinden ve kökenden olan insanlar kendi kültürlerini ve inançlarını yaşatmada tam bir serbestliğe sahiptiler. Kısaca Türk devlet idaresinde ve Türk insanında var olan bu engin hoşgörü diğer dinlerden ve milletlerden olan insanlar için Türk devletleri haksızlık ve insafsızlıklarla dolu Ortaçağ devletleri ve toplumlarında ezilen bu insanlara büyük bir sığınma yeri teşkil etmiştir. Neticede Türklerin millet olarak gösterdikleri hoşgörü ve sergiledikleri adaletli tutum, kurdukları devletlerde çeşitli ırk, din ve mezheplere mensup insanların rahatça yaşamalarını sağlamıştır.[3]

Selçuklu öncüleri 1018’de Anadolu’ya ulaştığında Ermenilerin Van, Ani, Kars ve Erzurum’da prenslikleri vardı. Van dışındakiler Bagratlı ailesi mensupları tarafından yönetilmesine rağmen aralarında siyasi birlik yoktu. Zaman zaman birbirleriyle mücadele eden bu prenslikler bölgedeki güç dengeleri içinde başka devletlerle işbirliği yapabilmekteydi. Haliyle Doğu Anadolu’da Ermenilere ait güçlü bir siyasi birlikten söz etmek mümkün değildir. 1018’de Çağrı Bey önderliğindeki Selçuklu akıncıları Van Gölü havzasına girdiklerinde buradan Azerbaycan’a doğru ilerlemişler ve karşılarına çıkan bütün kuvvetleri mağlup etmişlerdir. Bu sefer sonucunda Çağrı Bey, Doğu Anadolu’da kendilerine karşı durabilecek ciddi bir güç olmadığını tespit etmiştir. Onun gördüğü ikinci şey bölgede yoğun bir nüfus olmadığıdır.[4]

Prensliklerin merkezlerinin bulunduğu güçlü surlarla korunan şehirler ve etrafında bir yoğunlaşma varken kırsal alan neredeyse tamamen ıssızdı. Bu insansız bölgenin en önemli özelliği iklim ve bitki örtüsü itibariyle Selçuklular’ın yerleşim tarzına uygun, aynı zamanda hayvancılık yapmaya müsait yapısıyla Türkmenlerin geçimini sağlayabilecek bir konumda olmasıdır. Buradaki Ermeni nüfusun az olması Selçuklu gücünden sonra şöyle bir tablonun oluşmasına zemin hazırlayacaktır: Türkmenler Anadolu’ya o kadar kalabalık bir nüfusla göç edecektir ki, Ermeniler nüfusun geneline oranla azınlık durumuna düşecektir. Çağrı Bey 1021’de tamamladığı seferin dönüşünde daha sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu olacak olan Tuğrul Bey’e Doğu Anadolu’da kendilerine yurt olabilecek çok güzel bir yer keşfettiğini bildirecektir. Bu tespit Selçuklular’ın zihninde o kadar önemli bir yer tutmuştur ki devlet kurulduktan kısa bir süre sonra bölgeyi bütünüyle fethetmek için girişimlere başlamışlardır.[5]

Bu sefer esnasında Çağrı Bey’in Ermeni ve Gürcüler ile giriştiği bu ilk ilişkiler ve mücadelelerden sonra kaynaklarda Balhan, Irak ve Navekiyye adları ile anılan Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmen zümreleri 1028 yılında Gazneli Mahmud ve daha sonra yerine geçen oğlu Mesud’un sıkıştırma ve şiddetle izlemeleri sonucunda batı yönünde hareketle Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya, Bizans’a tabi olduğunu gördüğümüz Ermeni topraklarına akınlarda bulunmuşlardır. Hatta Bizans ile mücadelelerine devam etmek üzere Azerbaycan hükümetinin hizmetine girmişlerdir. Selçuklular’ın Gazneliler ile olan mücadeleleri ilerleyen yıllarda da devam etmiştir. Selçuklular 1035 tarihinde Nesa yöresinde Gazneli ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmış ve bazı haklar elde etmişlerdir. Gazneliler Devleti, Musa Yabgu’ya Ferave’yi, Çağrı Bey’e Dihistan’ı ve Tuğrul Bey’e de Nesa’yı veriyordu. Ayrıca Sultan Mesud, Selçuklu reislerine hilat, menşur ve sancak göndererek Dihkân unvanını vermişti.[6]

Bu savaş Selçukluların prestijini artırmıştı ve akın akın Türkmenler onların yanına gelmeye başlamışlardı. 1038’den 1043’e kadar Selçuklular Ermenilerin yaşadıkları bölgelere akınlar yapıp etkili olmuşlardır. Bu Türkmenler 1038-1043 yılları arasında Vaspurakan Bölgesi Ermeni topraklarına girerek Prens Haçik’in kumandasındaki Ermeni kuvvetlerini bozguna uğratmışlar ve Haçik de çarpışmalar sırasında öldürülmüştü. Türkmenler daha sonra Rey’e dönmüşlerdir. 1038 tarihinde Serahs civarında iki taraf arasında yapılan savaşı yine Selçuklular kazandı ve Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Bu zaferle Selçukluların istiklalleri için ilk adımı attıklarına inanmışlar ve yeni bir devlet kurma hazırlıklarına başlamışlardı. Sultan Mesud tekrar Selçuklulara karşı harekete geçti. Selçuklular ile Gazneliler arasında devam eden savaşların en büyüğü ve en önemlisi Merv civarındaki Dandanakan Kalesi yakınlarında oldu. Selçuklular Sultan Mesud idaresindeki Gazneli ordusunu kati bir şekilde yenilgiye uğrattılar (23 Mayıs 1040).[7]

Azimi, Tuğrul Bey’in “Horosan işleri yoluna girdi” diyerek, Selçukluların artık kurulduğunu ifade eder. Dandanakan Savaşı’ndan sonra Horosan’da tamamen müstakil bir Selçuklu Devleti kurulmuştur. Anadolu’ya Selçuklu akınlarının başladığı sıralarda, Bizans tahtına geçen IX. Konstantin Monomak, Ermeni halkına çok ağır vergiler yükledikten sonra birçok Ermeni ileri gelenlerini de Anadolu içlerine sürmüştür. Tuğrul Bey devletin başkentini Nişabur’dan Rey’e naklettikten sonra Selçuklu prens ve emirlerini batı yönündeki memleketlerin fethi ile görevlendirdi. Bu cümleden olarak İbrahim Yinal, fetihlerini birkaç yıl içinde Hemedan ve İsfahan bölgesinden Dicle Irmağı kıyılarına kadar ulaştırırken, Kutalmış da Aras Irmağını geçip, Ermeni ve Gürcü memleketlerine girmeyi başardı. Prens Hasan ve Yakuti, Hazar kıyıları ve Azerbaycan’ı fetihle meşgul oluyorlardı.[8]

Çağrı Bey ile başlayan Türk akınları Sultan Alparslan döneminde doruk noktasına çıktı. Tuğrul Bey’in ölümü üzerine Büyük Selçuklu tahtına geçen Alparslan, daha önceleri Anadolu’da girişilen Selçuklu akınlarını sürdürmek amacıyla Şubat 1064 tarihinde ordusuyla Rey’den Azerbaycan’a geldi. Sultan Alparslan daha önceleri Ermeni Bagratuni Krallığı’nın başkenti olan ve Doğu Anadolu’nun en müstahkem ve en önemli kalelerinden birisine sahip olan Ermeni Smbatoğlu Bagrat ile Gürcü Bakur Aroğlu Girkor’un müştereken savundukları Ani’yi kuşatmaya başladı.[9]

Bu sırada oğlu Melikşah ve Nizamülmülk’ün kumandasında ikinci bir Selçuklu kuvveti Aras Irmağı vadisi boyunca hareket edip, Sümeli’yi ele geçirdikten sonra kaynaklarda Farsça şekliyle kaydedilen ve mahfuz surlara sahip olan Meryemnişin Kalesi’ni kuşatmakta idi. Meryemnişin güçlükle de olsa fethedildi. Daha sonra Alparslan, şiddetle sürdürmekte olduğu kuşatma ve sıkıştırma harekâtından sonra Ermeni kaynaklarında “Asla zapt olunamaz.” şeklinde vasıflanan Ani’yi fethetmeyi başardı.[10]

Bizans’ın Ermeni ve Ermeniye bölgesi politikasının iflas ettiğinin alameti olan Malazgirt Savaş’ında Selçuklu kuvvetleri Bizans kuvvetleri karşısında ezici bir üstünlük sağladılar. Bu savaştan kısa bir süre sonra Türkler, Orta Anadolu’ya hatta Ege sahillerine kadar akınlar gerçekleştirdiler. Bizans Ermeniye bölgesini Türk akınlarına karşı boşaltıp, kendi savunma sistemini uygulamasının acı sonucuna katlanırken, Ermeni Vekayinamecisi Simbat: “Öksüzlüğün ve kötü Grek milletinin yüzünden Hristiyanların Müslümanlar tarafından maruz kaldıkları akıbeti tarif etmek imkân haricindedir. Grekler fena tabiatlarıyla Ermeni milletini felakete sürüklemişlerdi. Çünkü onlar kekli sürülerini dağıtan atmacalar gibi düşmanlarını kovalayan muzaffer kralları Ermeni memleketinden uzaklaştırmışlardır. Ermeni kahramanlarının yerine vali ve kumandanlar tayin etmişlerdir. Onlar kahramanlık ve harp işleri ile hiç meşgul olmamışlar, onlar cesur bir Ermeni askerini görünce gözlerini çıkarıyorlar, kendileri ise kurtlara karşı koyun sürülerini müdafaa edemeyen köpekler gibi kaçıyorlar ve memleketi yağma ve esir edilmek üzere düşmana terk ediyorlardı.” diyerek, Bizans’ın izlediği politikanın ne kadar yanlış olduğunu acı feryatlarla anlatıyordu.[11] Metaos ise: “Ermeni milleti öksüzlüğün, yalancı hamilerin ve korkak Grek milletinin yüzünden çektiği ızdırapları kim birer birer tasvir edebilecekti. Çünkü Grekler Ermeni milletinin kumandanlarını kendi ev ve eyaletlerinden çıkarıp götürmüşler ve Ermenistan’ın krallık tahtını devirmekle askerlerin ve kumandanların desteği olan suru kendi elleriyle yıkmışlardı. Kaçmayı kendileri için bir zafer ve kahramanlık addeden bu Grekler, kurt köpeğini görünce kaçmaya başlayan kötü çobanlara benzediler. Grekler, Ermeniye Kalesini tamamıyla yıkmak işinde büyük gayretle çalışır ve Türkler tekrar tekrar taarruz ettikleri vakit kazanılan zaferleri kendilerine mal ettiler. Onlar utanmaksızın hadım kumandanlar ve haremağası askerlerle Ermeniye’yi müdafaaya kalkıştılar. Hâlbuki Müslüman Türkler, bütün şarkın sahipsiz kaldığını görünce kuvvetli ordularla beraber bir sene içinde İstanbul’un kapılarına kadar ilerlediler. Bütün Roma eyaletlerini, liman şehirlerini ve adalarını zapt ettiler. Grek milletini mahpus gibi İstanbul’un içine tıkadılar. Ermeniye Greklerin elinden alındıktan sonra Ermeniler, Romalıların bütün fenalıklarından kurtulmuş oldular. Fakat onlar bundan sonra da Ermenilere karşı başka türlü mücadeleler icad ettiler. Onlar bu defa muharebe kahramanlık sahasından nefret ederek Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar ve Allah’ın kilisenin içinde kargaşalık ve kavgalar çıkardılar. Onlar Türklere karşı harp etmekten kaçınıyorlar fakat hakiki Hristiyanları inançlarından döndürmek için büyük gayret sarf ediyorlardı. Onlar bu gayretleri ile bütün Ermeni prens ve kumandanlarını şarktan çıkarıp kendi memleketlerinde ikamet etmeye mecbur ettiler.” diyerek, Bizans politikasının başarısız olmasının sebeplerini izah ediyordu.[12]

Alparslan’ın ölümü üzerine yerine geçen oğlu Melikşah zamanında Bagrat’ın ölümü ve Gürcü tahtına II. Giorgi’nin geçmesinden sonra onun yönetim alanında bulunan Gag Kalesi, kendisine karşı ayaklanmıştı. Ayaklanmayı bastıran Liparitoğlu Iuvane, bu kez kaleyi Gence Emiri Fadlun’a sattı. Fakat çok geçmeden Iuvane ve oğlu Liparit, tabiiyetlerini bildirmek ve teveccühünü kazanmak amacıyla Sultan Melikşah’ın yanına gittiler. Bu ziyaretten sonra Melikşah, Iuvane ve oğlu ile birlikte ordusu ile Gürcistan’a gelerek Samşuvide’yi fethettikten sonra Kantli bölgesindeki bazı kaleleri almış ve pek çok ganimet ele geçirmiştir. Sultanın bu bölgeleri emirlerinden Savtekin’e ikta etmiş o da Erran Bölgesi’ne çok sayıda Türkmen yerleştirmiştir. Savtekin, Gürcü Prensi Giorgi ile giriştiği mücadelelerde pek başarılı olamadı. Gürcüler bölgedeki birçok kaleyi geri aldılar.[13]

Bu sıralarda Bizans sınırındaki Bizans kentinde oturmakta olan eski Ermeni Kralı Gagik, Sultan Melikşah katında, vasal sıfatıyla Ani yönetiminin kendisine verilmesi hususunda girişimlerde bulunmayı denemişse de olumlu bir sonuca ulaşamamıştır. Öte yandan Gürcülerin kazandıkları bu başarı üzerine harekete geçen Selçuklu ordusu Erran ve Şirvan bölgelerini yeniden ele geçirmiştir. Bu askerî hareketler sırasında adı geçen bölgeler direniş dolayısıyla tahribata uğradıktan başka bölge halklarına da ağır vergiler yüklenmişti. Bu sebeple Ani Ermeni Başpiskoposu Barsağ, bazı prens ve din adamlarından oluşan bir heyet ile birlikte vergileri azaltmak ve Philaretos Brachamios’un çabalarıyla sayıları dörde çıkarılmış olan Ermeni Patrikliğinin durumunu arz etmek üzere İsfahan’a Sultan Melikşah’a gitti. Sultan, huzuruna kabul ettiği Ermeni heyetini çok iyi bir şekilde karşılamış “Ermeni Katolikosluğu’nun tek bir makamla temsil edilmesi, bütün kilise, manastır ve ruhanilerin vergi dışı tutulmaları” hususlarda bir buyruk hazırlatıp Barsağ’a verdi.[14]

Melikşah ile yapılan bu görüşmeden sonra Ermeniler zannettiklerinin aksine Selçukluların Hristiyanlık düşmanı olmadığını anlamışlardır. Bu anlayış değişikliği kısa sürede kendisini göstermiştir. Ermeniler de Selçuklulara karşı oluşmuş ön yargılar ve korkular sona erdiği gibi Müslüman Türklere yönelik tasvirler de değişmeye başlamıştır. Daha önceki Selçuklu hükümdarlarını kan dökücü, Hristiyan düşmanı gibi ifadelerle anan Ermeni tarihçileri yeni bir anlayışla onları tarif etmeye başlamıştır. Melikşah’ın ölümünü kaleme alan Urfalı Mateos, Müverrih Vardon gibi tarihçilerin onun hakkında, hepimizin babası, cihan hükümdarı, Hristiyanlara karşı en şefkatli hükümdar gibi ifadeler kullanması bu değişimin bir göstergesidir.[15]

[1] İbrahim Tellioğlu, Türk-Ermeni İlişkileri ve 1915 Olayları, Türk Ocakları Yayınları, Trabzon 2015, s.9-10.

[2] Tellioğlu, age, s.9-10.

[3]Mehmet Saray, Ermenistan ve Türk-Ermeni İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2005 s.9.

[4]Tellioğlu, age, s.10-11.

[5]Tellioğlu, age, s.10-11, Aristakis, Ermeniyin Beyne al Bizansthiyin V’al-Atrak al Salçıkıye, Tahkikli Yayınlayan: Necip Faiz, İskenderiye 1983, s. 34, Smbat, Smbat Vakayinamesi, TTK Kütüphanesinde Gayrı Matbu Nüsha, s.18, Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.14.

[6] El Feth b. Ali Bundari, Zubdat Al Nuşra ve Nuhbat Al Usra, Çev. K. Burslan, TTK, Ankara 1999 s.34,  İbnü’l Esir, El-Kâmil Fi’t Tarih, Çev. A. Özaydın, C.IX, Hikmet Neşriyat, İstanbul 1987,  s.291-294, Abu’l Farac, Abu’l Farac Tarihi, Çev. Ö. R. Doğrul, TTK, Ankara 1987, s.295-296, İbnü’l Azimi, Azimi Tarihi (Selçuklular Dönemiyle İlgili Bölümler), Çev. Ali Sevim, TTK, Ankara 2006,  s.3.

[7] Tellioğlu, age, s.10-11.

[8] El Feth b. Ali Bundari, age, s.34.

[9] İbnü’l Esir, age, C.X, s.49-50, Sevim, Anadolu’nun Fethi Selçuklular Dönemi, s.15.

[10] El Feth b. Ali Bundari, age, s.34.

[11] Smbat, age, s.38.

[12] Mateos, age, s.112.

[13] Mateos, age, s.178-179.

[14]Ermeniler Malazgirt zaferinden sonra Selçuklu idaresinde yaşamaya başlamışlardır. Bu hadise Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Sultan Melikşah dönemine denk gelir. O zamana kadar çeşitli gerekçelerle Selçuklulara karşı mücadele eden Ermeniler onların nasıl bir yönetim tarzı sergileyeceğini beklemeye başlamışlardır. Ermenilerin ruhani liderlerinden Katolikos Barsag’ın Sultan Melikşah ile yaptığı görüşme Ermenilerin Selçuklulara bakışının değişmesi anlamında çok önemlidir. Ermenilerin dinî kurumlarına karşı yapılan bazı olumsuz davranışlar hakkında Selçuklu hükümdarına şikâyette bulunmak üzere huzura çıkan katolikos durumu Melikşah’a izah etmiştir. Selçuklu sultanı bu şikâyetleri dinledikten sonra Barsag’a, Hristiyanlara ve onların kurumlarına karşı yapılacak herhangi bir saygısızlığa kesinlikle müsamaha gösterilmeyeceğini ifade etmiştir. Böylece büyük korku duydukları ve Hristiyan düşmanı olarak kabul ettikleri Selçukluların aslında hiç de sandıkları gibi olmadığını anlamış ayrıca Katolikos Barsag da amacına ulaşarak müesseselerini koruma altına almıştır. Ancak görüşmenin özellikle bundan sonraki safhası Ermenilerin Selçuklulara bakışını değiştirecek mahiyettedir. Melikşah, muhatabından bir talep olmamasına rağmen Ermeni ruhani liderine onların dinlerinin olduğu gibi mezheplerinin de Selçuklular açısından kıymetli olduğunu beyan etmiştir. Bu beyan Ermeniler açısından oldukça önemlidir. Zira daha önceki dönemlerde müttefikleri olan Bizans bağımsız Ermeni kilisesini ortadan kaldırarak onları Rum-Ortodoks kilisesine bağlanmaya yani mezhep değiştirmeye zorlamaktaydı. Hristiyanlarda mezhep değiştirmenin din değiştirme gibi algılandığı göz önünde bulundurulursa Ermenilerin buna direnmesi kadar doğal bir durum yoktu. Nitekim de direndiler. Ancak bu direnen grubun bir kısmı yok edildiği gibi ısrarcı olanların bir kısmı da yurtlarından edilerek Balkanlar’a sürülmüştü. Ermeni kaynakları da bu insanların dramatik hikâyeleri ile doldur. Selçuklu hükümdarının Ermenilere vaatleri din ve mezhep özgürlüğü ile sınırlı kalmamıştır. Melikşah görüşmenin devamında Ermenilerin kilise ve manastırlarını vergiden muaf tutacaklarını da ifade ederek onlara büyük bir ekonomik katkıda bulunmuştur. Böylece Ermenilerin dini müesseseleri, başkasının desteğine ihtiyaç duymaksızın ekonomik ihtiyaçlarını karşılayabilecek birikime sahip olabilecektir. Mateos, age, s.178-179, Tellioğlu, age, s.16-17.

[15] Tellioğlu, age, s.17.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

Kadıköy EscortPendik EscortDeneme Bonusu Veren Sitelergrandpashabetslotograndpashabethttps://sweethomemedical.com/eskort konyasilvercrestgolf.comradyoenerji.com.tr1xbet1wingrandpashabetgrandpashabetcasibom girişJojobetQueenbetBetcioGalabet girişGalabetbahiscasinoganobetgrandpashabetholiganbetGrandpashabetbetistextrabetbetebetamgbahisroyalbetholiganbet girişcasino apipokerklastophillbettophillbetmeritkingbahiscombetpuanbetpuanbahiscasinosonbahisromabetmatadorbetmatadorbetpadişahbetjojobetultrabetbetciokralbetcasibom girişmarsbahis güncel girişmatbet girişpusulabet girişsekabet girişbetgarvdcasino girişholiganbetbetebetbetwoonjojobetcasibom girişbetexper girişbetsalvador girişcasinomilyonbetsavaldorgameofbet girişcasinoroyalgameofbetholiganbet girişbetsalvadorholiganbetgrandpashabet girişMercurecasino güncel girişgrandpashabetibizabet giriştambet güncel girişibizabetgrandpashabet girişwbahis güncel girişJojobetgrandpashabetbetbey girişbetbeyibizabetCasibomdizipalMarsbahishepbetCasibombetsalvadormarsbahisgameofbetmatbetmatbetromabetsekabetibizabetholiganbetmarsbahisgrandpashabetvdcasinojojobetjojobetsekabetimajbetpalacebetteosbet1winromabetgameofbetradissonbetcratosroyalbetCasibommatbetkralbetmarsbahis girişCasibomteosbetmarsbahismarsbahis giriş