
Şeyh Hâmid Aksarâyî (k.s) şöyle söyler: "Bil ki, zikrin şartları, zâhirî ve bâtınî adabı vardır. Zikrin faydası bunlarla gerçekleşir, semeresi ortaya çıkar.
- Birincisi bütün masiyet ve zellelerden tövbe etmek. Bu tövbe kişiyle Allah Azze ve Celle arasında da olabilir, zâhiri bâtını şeriatla müzeyyen, takvaya sarılmış kâmil bir şeyhin huzurunda da olabilir.
Tövbenin şartları ise şunlardır: Gusül veya abdest almak, elbiseleri temizlemek, melekler, diğer sâkinler veya sâlih cinler bulunduğu için tütsü yakmak.
- Bir diğeri, zikre başlamak istediği zaman, Peygamberimize (s.a.v) hafi olarak üç defa salâvât getirip şöyle söyler: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ “Onlar yüz çevirirlerse, Sen de, ‘Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O'na güvendim. O yüce Arş'ın sâhibidir’, de.”[1]
Rabbim! Şeytânın dürtmelerinden, vesveselerinden, karalamasından, ayıplamasından, üflemesinden Sana sığınırım. Yine bana şeytanların gelmelerinden Sana sığınırım. Ey cinler! Bizimle sizin aranızda büyük bir mesafe vardır. Siz puta tapanlara gidin, insanlara ve cinlere gönderilen Efendimiz Muhammed hakkı için zikir ve Kur’an ehliyle uğraşmayınız.
- Bir diğeri, tarikatte refiki olması için şeyhinin suretini yüzü hizasında hayal etmek.
Denir ki, “Önce refik, sonra tarik.”
Zikre başladığında ilk önce gönlüyle şeyhinden himmet istemek. Şeyhinin şeyhini de söylemek evladır. Hem şeyhinin hem de şeyhinin şeyhinin adlarını söylemesiyle, esasen Allah’tan başkasını talep etmediğine dair nefsini şâhit tutmak. Bununla beraber ihtiyaç anında yardım etmesi için diliyle şeyhine ismen nida etmesinde bir beis yoktur. Şeyhinden yardım istemesini esasen Peygamberimizden yardım isteme olarak görmek gerekir.
Şeyhi Peygamberimizin naibidir. Buna benzer bir sözde şöyle denir: “Halkı içindeki şeyh ümmeti içindeki Peygamber gibidir.”
- Bir diğeri, zikri dil ile kalp arasında olmak.
- Bir diğeri, sadakat ve ihlaslı olmak. Bu, zikriyle Allah Teâlâ’dan gayrısını gaye edinmemektir. Elbette diğer ibadetlerinde ve hareketlerinde de aynısı olmalıdır.
- Bir diğeri, zikir esnasında hareket etmek. Bu hareket ölçülü de olabilir, ölçüsüz de.
Hareketi ölçülü olduğu zaman şöyle olur: İlk önce kalbine nazar ederken “lâ” edatını kalbinden alır. Sonra “ilahe” kelimesiyle onu arkaya atar. Sanki Allah Teâlâ’nın gayrısıyla ilgili havâtırdan kalbinde bulunan her şeyi alıp sağ tarafından arkasına atar. Sol tarafından “illallah” deyip kalbine muttali olur ve kalbine boşaltır.
Hareketi ölçüsüz olduğu zaman ise şöyle olur: Sütle birlikte yağın oluşması misali, bedeniyle birlikte nefsi temessül eder. Her süt zerresi yağsız olmadığı gibi, süt misali vücudun her azası da kötü sıfatlı nefsin şaibesinden hali değildir. Aynı şekilde süt misali iyi sıfatlardan da hali değildir. Yağı isteyen kişinin yayığı güçlü bir şekilde çalkalaması ve yağ topaklanana kadar bunu sürdürmesi gerekir. Aynen bunun gibi iyilikleri kötülüklerinden ayrılana kadar mürid de uzun süre sağa sola hareket eder. Eğer mana ehlinden isen bu misali iyi anla. Yoksa zevk ve mana ehline itiraz etmeyi bırak. Elbette ilim Allah Teâlâ katındadır.
Zikirde şiddetli hareket de zâkirin kalbi riya ve batıl kuruntularla karışık, zahiri de taatleri terk, menhiyyatı irtikâpla bitkin değilse, elbette ayakta da oturarak da caizdir.
- Bir diğeri, zikir meclisinden uzak kalmamaya gayret göstermek. Cemaatte bereket vardır. Allah'ın eli, gücü, yardımı cemaat üzerindedir. Müridler zikir halkasında toplandıkları zaman, kısa hareketlerle zikirde güçlü bir sesle sesi yükseltmek evladır. Böyle yapma şeytanın vesveselerini, kötü havatırı defetmede ve kaldırmada tesirlidir.
İmâm Gazzâlî (r.h) münferit bir şahsın zikretmesi ile topluca cemaatle zikretmeyi, bir müezzinin ezan okumasıyla müezzinler topluluğunun ezan okumasına benzetir. Cemaatin sesleri havanın sesini kesmede münferit bir şahsın sesini kesmeden elbette daha etkili olduğu gibi, bütünü tek kalp gibi olan bir cemaatin zikri her halükarda daha evladır. Çünkü Allah Teâlâ katı kalplileri taşın katılığına benzetir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ “Lâkin kalpleri kas katı oldu.”[2] Malum, taş ancak şiddetli bir kuvvetle kırabilir. Aynen katı kalp de böyledir.
Meşayihin (r.h) biri şöyle söyler: “Son derece güçlü söyleme, zikirde şarttır. Bunun ölçüsü, zikrullahın tesirinin kalbe, kalpten de bedenin diğer azalarına ulaştıracak kadar olmasıdır. Zikirden matlup olan budur.”
Şeyh Ebu'l-Hasen Harakânî (k.s) şöyle söyler: “Adam ‘La ilahe illallah’ dediğinde, başından ayağına kadar titrediği zaman, adam olur. Eğer başından ayağına kadar titremezse, adam değildir.”
Sevap bakımından cemaatle zikir daha faziletlidir. Çünkü cemaatte niyet vardır. Bu niyetle zikir ve batında ruhani bir kuvvet hasıl olur. Elbette müminlerin zikir vesilesiyle birbirleriyle sohbeti, sayısız daha fazla sevabı da barındırır. Bu beraberlik sayesinde Hakk’ı unutma müridlerden zail olur. Çünkü “La ilahe illallah” cümlesi, nefiy zehrinden, ispat şekerinden mürekkep bir macundur. Başı nefiydir, küfürdür, zehirdir; sonu ise ispattır, imandır, panzehirdir. “La ilahe” nefyi, kalp hastalıklarından mütevellit fasit nefsani emareleri izale eder. “İllâllah” ispatı ise kalbin sıhhati, Allah'tan gayrını zikretme hastalığından kurtulmayı hasıl eder. Öyleyse sen Hak'la meşgul ol. Kelime-i tevhîdin kalemleri yazmaktan, kâğıtları zabdetmekten âciz bırakacak daha başka sebepleri, hikmetleri de vardır.” İkamet olarak Aksaraylı, doğum olarak Kayserili olan Şeyh Hâmid’in sözü burada sona erdi.
Aksarayî Ankaralı Şeyh Hacı Bayram'ın ve daha başkalarının şeyhidir. Ankaralı Hacı Bayram ise, Rum beldelerinde Muhammediyye adıyla meşhur kitabın müellifi Şeyh Muhammed Kelenbevi’nin şeyhidir. Kardeşi Ahmed Baycan’ın şeyhidir. Tarikatü’l-Muhammediyye kitabının müellifi Muhammed Birgivi’nin şeyhidir. Ayrıca Akşemseddin, şeyh Hamid’in oğlu şeyh Yusuf Hakiki, Emer Dede Sultan, daha başka birçok kişinin şeyhidir. Bütün bu velilerin yanı sıra her veli, ârif, sâbık, mukarreb, vâsıl ulaştıkları yere hep zikirle ulaştılar.
Allah’ı en çok seven insanları tanımak istersen, zikirlerine bak. Bazılarının zikri bütün vakitlerinde, bütün hareketlerinde, sükûnetlerinde, ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken, sevinçte-tasada, gizlide-açıkta, vahdette-kesrette, bollukta-darlıkta, kesrette-kıllette, zikredenlerin de yanında, gafillerin de yanında, emirlerin de, fakirlerin de, zayıfların da yanında her daim olmuştur.
Bunlar münafıkların kınamasına aldırış etmezler, hepsine malik olsa bile, dünya işlerinden hiçbir şey onları alıkoymaz. Doğrusu herhangi bir şeyin sevgisi insanı kör eder, sağır eder. İnsan bir şeyi sevdiği zaman en çok onu anar, mahbubu dışındakileri unutur. Başucunda kıyamet kopsa, Cehennem sadece kendine hazırlansa bile, dünya ve ahiret namına hiçbir tasa kalbinin safasını bulandırmaz. Yine de dilinde hep onun namı söylenir, kalbine hep onun düşüncesi hâkim olur. İşte gerçek muhib budur.
Şeyh Ebu'l-Cenâb Necmüddinü'l-Kübrâ şöyle söyler: “La ilahe illallah zikrinin müshile benzetilmesi nefiy ve ispattan mürekkep bir macun olmasından dolayıdır. ‘La ilahe’ nefyi ile kalp hastalıkları, ruhu esâret altına alan kayıtları, nefsin güçlenmesi, sıfatların terbiyesi -ki bunlar nefsani kötü huylar, hayvani şehvani vasıflar, dünya ve ahirete taalluk edenlerdir- türü fasid maddeler zail olur. ‘İllallah’ ispatıyla da, kalp sıhhati, aslî seadetin incizabı, Allah’ın nuruyla mizacının düzelmesi, Allah’ın nuruyla hayat bulması ancak kötü huylardan kurtulmasıyla hâsıl olur. İşte o zaman ruh Hakk’ın şahitleriyle kendiliğinden parlar, zatı ve sıfatları tecelli eder. Yeryüzü Rabbinin nuruyla doğar, sıfatların zulumatı zail olur. Artık ~~14.48~
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ ‘O gün göklerle birlikte yeryüzü başka bir yeryüzüne dönüşür. (İnsanlar) da, Bir olan Kahhar Allah'ın huzûruna çıkarlar.’[3] فَاذْكُرُونٖى اَذْكُرْكُمْ ‘Siz Beni zikrederseniz, Ben de sizi zikrederim.’[4] hükmünce, zâkirlikle mezkûrluk, mezkûrlukla zâkirlik yer değiştirir. Zâkir zikrinde fani olur, zâkire halef olarak sadece mezkûr baki kalır. İşte o anda sen zâkiri aradığında, mezkûru bulursun. Mezkûru aradığında da zâkiri bulursun.” Sözü burada sona erdi.
Saçaklızâde namıyla meşhur Şeyh Mehmed Maraşî, başka bir risalesinin başında şöyle söyler: “Benim yolum ülü'l-elbâb yoludur. Allah’a yönelenleri de bu yola dâvet ediyorum. Bu yol müminlerin diledikleri zaman ayakta sağ ellerini sol ellerinin üzerine koyarak zikir halkaları oluşturmalarıdır.
Sıhâhu'l-Mesâbih'de şu bilgi bulunur: ‘Allah'ın yollarda zikir ehlini araştıran seyyah melekleri vardır. Allah'ı zikreden bir topluluk buldukları zaman...’ diye hadis devam eder. Bu hadiste geçen zikirden maksad, tesbihtir, tehlildir, tekbirdir, tahmiddir, temciddir. Böyle olanlara Allah dilediklerini vermeyi vaat eder. Diledikleri şey de mağfiret, Cennete girme ve Cehennemden kurtulmadır. Dileyen bu hadise baksın[5]. Bu hadise bakan ve doğruluğuna inanan kişi, zikir meclisleri oluşturmaya teşvik eder.”
Fakîr Mehmed Maraşî şöyle söyler: “Bu tür zikir meclisi oluşturmak saâdet tâcıdır, hadiste geçtiği gibi Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bundan mahrum kalanlar, esasen kendi kendilerini mahrum bırakırlar. Zaten müminin en büyük arzusu mağfirettir, Cennete girmektir, Cehennemden kurtulmaktır. Üstelik böyle bir zikir meclisini oluşturmak, nefse zor da değildir. Bütün bunlara rağmen zikir meclisine iltifat etmeyen ya bu hadisi bilmiyor, bilse bile bu hadisin doğruluğuna inanmıyor ya arzulanan mağfiret, Cennete girme, Cehennemden kurtulma ona göre bir anlam ifade etmiyor ya da zikrullaha düşman olanların kınamasından çekiniyor. Bu üç ihtimalin başı ise kendine mani olan kibirdir. İhlaslı mümin zikre hırs gösterir. Biz istenen üç şeye talip olduğumuz, daha başka sayılamayacak kadar çok yarar ve faydaları bulunduğu için zikir yapıyoruz. Yapmakla kalmıyoruz, müminleri teşvik edip cesaretlendiriyoruz. Hep beraber zikir meclisleri oluşturuyoruz. Hocalık taslayıp kibirlenmiyoruz, kınayanın kınamasına aldırmıyoruz.
Bu meclis zikri cehrî söylemeye dayalıdır. Çünkü insanlar tembellik, kasvet galebesi, gevşeklik, üşengeçlik, uyuklama gibi bahanelerle, maalesef hafî zikir yapamıyorlar. Cehrî zikir ise zikredenleri zinde tutuyor, şevklerini kamçılıyor. Cehrî zikrin fazileti hususunda bir risale yazdım. Adını Risaletü’t-tekbir koydum. Sonra Birgivi’nin de bir risalesini gördüm. Birgivi risalesinde şöyle söylüyor: Zikri cehrî söylemek bidat değildir. Bazı gafil, cahil, ulema kılıklı kişiler, insanların zikri cehrî söylemelerine mani oluyorlar. Avam da hemen zikri bırakıyor. Belki de وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ فٖيهَا اسْمُهُ ‘Allah’ın mescidlerinde adının anılmasını menedenden daha zâlim kim olabilir?’[6] ayetinin kapsamına giriyorlar.” Şeyh Mehmed Maraşî’nin sözü burada sona erdi.
Şeyh Ebu'l-Cenâb Necmüddinü'l-Kübrâ (k.s) Risaletü't-târîkıl-esnâ’da şöyle söyler: Allah'a giden yollar mahlûkâtın nefesleri sayısıncadır. Açıklamasına başlayacağımız bizim tarîkimiz ise, Allah'a giden yolların en kısası, en açık olanı, en iyi irşâd edenidir. Zira tarikatlar sayıları çok bile olsa başlıca üç grupta toplanabilir;
- Birincisi tarik-i erbab-ı muamelattır. Bunlar oruç, namaz, Kur’an tilâveti, cihad ve benzeri zâhirî amelleri çok yaparlar. Bu ahyarın tarikidir. Bu tarikle uzun zamanda Allah'a vâsıl olanlar azın azıdır.
- İkincisi tarik-i ashab-ı mücahedat ve riyazattır. Bunlar huyları değiştirmede, nefis tezkiyesinde, kalp tasfiyesinde, ruh tecliyesinde, bâtının imarıyla ilgili hususlarda gayret gösterirler. Bu ebrarın tarikidir. Bu tarikle Allah’a vasıl olanlar birincilere nispetle daha çoktur. Fakat bunların vusulü de nâdirattandır.
İbn Mansûr İbrahim Havvâs'a “Nefsini hangi makamda terbiye ediyorsun?” diye sorduğunda, “Otuz seneden beri nefsimi tevekkül makamında terbiye ediyorum.” diye cevap verince, İbn Mansûr, “Tembel herif, batınını imar etmede ömrünü tüketmişsin, ama sen nerede, Allah’ta fâni olmak nerede!”
- Üçüncüsü Allah'a seyredenlerin, Allah'la yolculuk yapanların yoludur. Bunlar muhabbet ehlinden, cezbeye seyredenlerden şüttar tarikidir. Bunlardan bidayette Allah'a vâsıl olanlar, diğerlerinden nihayette vasıl olanlardan daha fazladır. Tercih edilen bu tarik iradeyle ölüme mebnidir. Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Ölmeden önce ölünüz.”[7]
- Tövbe: Allah Teâlâ’ya irade ile dönmek.
- Dünyada zühd: Dünyanın eşyasından, az da olsa çok da olsa şehvetlerinden, malından, makamından tıpkı ölümle çıktığın gibi çıkmak. Hakikati dünyayı da ahireti de bırakmandır.
Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Dünya ahiret ehline haramdır, ahiret de dünya ehline haramdır, Allah ehline her ikisi de haramdır.”[8]
- Tevekkül: وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ “Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter.”[9] kelâmından dolayı, Allah’a güvenerek sadece sebeplerden değil, sebep olabileceklerden de sıyrılmak.
- Kanaat: İnsani ihtiyaçlardan zaruret miktarı hâriç, nefsani arzulardan, hayvanî isteklerden kurtulmak.
Allah Teâlâ’nın وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ “İsraf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.”[10] kelâmından dolayı, yemede, içmede, giyimde israf etmez, zaruret miktarıyla iktifa eder.
- Uzlet: Şeyhe hizmet ve kendi terbiyecisi müstesna, tıpkı ölümle olduğu gibi, inziva ve ınkıta ile halka karışmaktan çıkmak, sıyrılmak. Uzletin aslı, esası, mahsusattaki tasarruflardan halvet etmek suretiyle, mahsusattan uzlet etmektir.
Her afet, fitne, ruhun sınandığı bela nefis takviyesi, sıfatların terbiyesi kabilinden olsa bile, hep hislerden gelir. Böylece nefis ruhu esfel-i safiline sürükler, kayıtlar, hâkim olur. Ama halvet ve hislerin azliyle nefsin dünyevi yardımcıları, şeytan, heva ve şehvetin yardımı kesilir.
Bu ameliye doktorun tedavisine benzer. Doktor hastayı tedavide önce perhiz yapmasını ister, sonra hastalığın tedavisini düşünür. Bu yöntemle kalp hastalığına sebep olan zararlı maddelerin yardımı önlenir. Geriye zararsız maddeler kalır.
Denir ki, diyet her devanın başıdır, temelidir. Bundan sonra zararlı maddeleri izale eden müshille tedaviye başlar. Diyetle tabii kuvvetler, garizi hareket güçlenir. Sonuçta tabii bir şekilde hastalık gider, sıhhat gelir. Bu temsildeki diyet ve madde takviyesinden sonraki müshil, zikr-i daimdir.
- Zikri sürekli yapmak: Unutmakla, Allah’tan gayrısını anmaktan çıkmak. Allah Teâlâ şöyle buyurur: وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسٖيتَ “Unuttuğun zaman Rabbini zikret.”[11] Ölmüşcesine Allah’tan başkasını unut.
- Bütün varlığıyla Allah’a teveccüh: Ölmüşcesine Hakk'ın gayrısına çağıran bütün davetçilerden çıkmak, uzaklaşmak. Sonuç itibariyle, Allah Teâlâ’dan başka matlubu, mahbubu, maksudu kalmayacak. Dahası evliya ve sıddiklerin bütün makamları gösterilse, bir an bile olsa Allah'tan yüz çevirme düşüncesiyle, dönüp bakmaya bile tenezzül etmeyecek.
- Sabır: Ölmüşcesine gayret göstererek ve meşakkat çekerek bile olsa, nefsin hazlarından çıkmak. Çıkmakla kalmayıp nefsin sevdiği arzularına, umutlarına mani olmada sebat göstermek. Bütün bunları nefsin tezkiyesi, arzularının kırılması, örnek yolunda istikametle devam etmesi adına yapmak. Sonuçta kalbin tasfiyesini, ruhun tecliyesini sağlamak.
ı. Murakabe: HakTeâlâ’nın mevhibelerini murakabe ederek, eltafının nefahatına talip olarak, masivadan yüz çevirerek, heva denizine dalarak, ona kavuşmaya özlem duyarak ölmüşcesine onun güç ve kuvvetinden çıkmak.
- j. Rıza: Tıpkı ölümle olduğu gibi, Allah’ın ezeli hükümlerine teslim olmakla, itirazsız ebedi tedbirlerine havale etmekle, Allah’ın rızasına girmek suretiyle, nefsin rızasından çıkmak. Bu zulmani vasıflardan kendi iradesiyle ölen kişiyi Allah inayet nuruyla dirildir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: اَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا “…veya ölü iken diriltip kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kişi, hiç çıkmayacakmışçasına karanlıklarda kalan kişi gibi olabilir mi?”[12]
Yani, insaniyet ağacındaki zulmâni vasıfları ölen kişiyi, Rabbani ve nurani vasıflarla diriltip cemâlimizin nurlarından bir nurla insanlar arasında yürüttüğümüz kişi, yani diğer insanlar arasında ferasetle yürüyen, hallerini müşahede eden kişi, karanlıklarda, yani insaniyet ağacının karanlıklarında kalıp müminiyet zahitliği, velayetiyet semeresi olmadan çıkamayacak olan kişi gibi olabilir mi?
Fakir ve zelîl ben de şöyle derim; Necmüddinü'l-Kübrâ'nın döneminde Allah’a uzun zamanda vâsıl olanlar azın azı olduysa, mücahede ve riyazatla vâsıl olanlar bundan biraz daha fazla da olsa, kendi döneminde bile bu tarikle vasıl olanlar nadir olduysa, bu zamanımızda bu iki tarikle sâlik nasıl vâsıl olabilir ki? Zaten zamanımız ihlaslı, ilmiyle amil ulemanın, mürşid-ikâmil meşayihin, müstefiz sadık müridlerin ınkırazı zamanıdır.
Bu zamanda kişi selefin sülûku gibi sülûk yapmaya kalksa, bütün gücünü de harcasa yine başaramaz. Çünkü bizim dönemimize nispetle onların dönemi sahabi (r.a) dönemine elbette daha yakın idi. İçinde yaşadığımız bugün ise öyle bir gün olmuş ki, cehalet kol geziyor, şer yaygın, fesat almış başını gidiyor, tembellik hat safhada, mal ve makam sevdası herkesi kuşatmış, din ve ahiretle ilgili işlere önem verilmez olmuş, aksine dünya işlerine ve nefsani arzulara önem verme oldukça yaygınlaşmış.
Dahası Allah korkusu kaybolmuş, hayâ kalkmış, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy terk edilmiş, ulu’l-emre itaat edilmez olmuş, âlimlerden ve salihlerden nefret edilip fasıklar ve şairler sevilmeye başlanmış, büyüğe saygı kalmamış, küçüğe sevgi kalkmış. Avamın kalbi kas katı kesilmiş, fuhşiyat, bidat ve fücur yayıldıkça yayılmış. Dinin böylesine gurbet yıllarında âlimlerin ve evliyanın akılları şaşkın şaşkın kala kalmış. Artık insanların çoğu dünyayı tamire, ahireti tahribe başlamış, insanlar ilim ve vaaz meclislerine uğramaz olmuşlar. Ehli sünnet ve cemaat akait ilmini, ahlak ilmini, fer’i şer’i ahkâm-ı lazime-i mühimme meselelerini bile öğrenmemişler.
Üstelik öfkelendiklerinde ulemaya çatıyorlar, pervasızca artık âlimlere ihtiyaç kalmadı, diyebiliyorlar. Öte yandan elfaz-ı küfür ve benzeri dil afetlerini söylemekten sakınmıyorlar. Dinlerinin ve amellerinin fesadına aldırış etmiyorlar. Böylesine hali malum bir zamanda mürid en yüksek derecelere, en yüce makamlara ulaşan mücahid selefin tarikine nasıl sülûk edebilir ki?
Kesin olarak ortaya çıkan sonuç şu ki, ehli muhabbetin ve cezbeyle sâlikinin tariki olan şüttar tariki zamanımız halkına daha uygun. Çünkü Necmeddin-i Kübra’nın dediği gibi, bidayette bu tarikle vâsıl olanlar, diğerlerine nispetle nihayette vâsıl olanlardan daha fazladır. Artık ömürler kısa, kalpler kırık, kıyamet yakın.
[1] Tevbe, 9/129.
[2] En'âm, 6/43.
[3] İbrahim, 14/48.
[4] Bakara, 2/152.
[5] Müslim, Zikir, 25.
[6] Bakara, 2/114.
[7] Aclunî, II, 402.
[8] Hindî, III, 184; Aclunî, I, 493.
[9] Talâk, 65/3.
[10] Ârâf, 7/31.
[11] Kehf, 18/24.
[12] En'âm, 6/122.

